Yaşasaydı, şu sırada “90” yaşına yelken açacaktı...
Ve eminim...
Alkış yağmurunda...
Bıraksalar sahneden inmezdi!
*
Bir “sevgi” sembolüydü...
Büyüklerle büyük...
Çocuklarla çocuk olurdu...
Keyifli bir sanatçıydı...
“Alkışlarla yaşıyordu” ifadesi, sanki O’nun için söyleniyordu...
*
Bir “22 Mart” günü doğmuş…
Bir “12 Mart” gecesi bu dünyaya veda etmişti…
Araya “79 yıl” sığdırmıştı...
*
“Muazzam bir sanatçıydı…”
Son ana kadar bile…
O'nu, “milyonların sevgilisi” yapan mikrofonu elinden bırakmadı…
Yaşıtlarım iyi bilir!
Genç kızlar…
O'na sadece “dokunabilmek” için adeta yarışırdı…
*
Soğuk bir “12 Mart” akşamıydı…
Menajeri Osman Nuri Yazıcı…
Üçüncü kez aradı ünlü sanatçıyı…
Telefon uzun uzun çalıyor ama kimse açmıyordu…
Ev telefonunu çevirdi; yine cevapsız kaldı…
Üstelik, ertesi gün konseri vardı…
Yıllardır birlikte çalıştığı ünlü sanatçıyı iyi tanırdı…
Menajer pimpiriklenmişti…
Saatler, 23.00'ü gösteriyordu…
İçine bir sıkıntı girdi…
Kimseye haber vermedi, otomobiline atladı; doğru Etiler…
Bebek Yokuşu Bağ Sokak'taki evin ziline dokunduğunda…
Hala karmakarışık duygular içindeydi…
Bi'daha… Bi'daha... Çaldı kapının zilini…
İçerden ufacık tıkırtı bile gelmiyordu…
Polise haber verdi; çilingir çağırdı…
Kilidi kırıp eve girdiler…
Kimse yoktu, yatak odasına doğru yöneldiler…
O da içerden kilitliydi…
Çilingire bi'kez daha iş düşmüştü…
Saatler gece yarısını çoktan geride bırakmıştı…
Kapı açıldığında…
Ünlü sanatçıyı yatağın yanında…
Yüzükoyun halının üstünde buldular…
Bir eliyle telefona doğru uzanmış ama…
Ne yazık ki…
Tekleyen kalbi, konuşmasına izin vermemişti…
Ve…
An itibarıyla…
79 yaşına girmesine 10 gün vardı…
*
Cenazesine binlerce hayranı geldi…
Buraya mim koyun, lütfen…
O acı günde Orhan Gencebay'ın dudaklarından şunlar döküldü:
“Türkiye'de pop müziğinin kurucusuydu… Bu ülkeye yurtdışından müzik ödülünü ilk o getirdi… Yerini doldurmak mümkün değil…”
Doğru söze ne denir?
*
Adana'da dünyaya gelmişti ama…
Her şeyini İstanbul'a borçluydu…
Azimliydi, çalışkandı, sesi güzeldi, yakışıklıydı ve…
Dünya starı Elvis Presley'in, kopyası gibiydi…
Nitekim…
Hayatı boyunca hep “Yerli Elvis” diye sevildi…
*
Daha lisedeyken orkestra kurmuştu…
Florya Plajını dolduran yaşıtlarını resmen kendinden geçiriyordu…
İstanbul Belediyesi Konservatuvarı'nı bitirdi…
Bir yandan da şan dersleri aldı…
Çalıyor, söylüyor, beste yapıyordu…
Yabancı dilde parçaları seslendirmede üstüne yoktu…
Günümüzden tam 65 yıl önce…
“Little Lucy / Küçük Lusi” adlı bestesini plak yaptılar…
O 45'lik anında tükendi; resmen yok sattı…
Balkan Festivali'nden…
“En İyi Şarkıcı Ödülü”nü getiren ilk ses yıldızı olarak tarihe geçti…
*
Türkiye'nin 60'lı, 70'li ve 80'li yıllarında…
Hep “genç kızların sevgilisi” olarak gönüllerde yer aldı…
Liseli kızlar odalarındaki duvarları…
O'nun fotoğrafları ile süslüyordu…
Gösterişli bir sanatçıydı…
Yeşilçam'dan yağmur gibi teklif geliyordu…
30 filmde başrol oynadı…
Hepsinde şarkı söyledi…
Hem sesiyle hem de rol yeteneği ile…
Yeşilçam'ın “esas oğlan” aktörleri ürkütmedi dersek, yalan olur…
*
Sanatçı kimliğine Avrupai tarz getirdi…
Çok renkli kostümler giyiyor, hayranları ne istiyorsa yapıyordu ve…
Kendi kategorisinde...
Bu güzel memlekette rakipsiz ışık saçan bir yıldız doğmuştu!
*
57 yıl öncesinden unutulmaz bir anı...
Yıl; 1969…
Fuar Lunapark Gazinosu…
Çarşamba Kadınlar Matinesi…
O'nun sesi ve şovuyla adeta yıkılıyor…
Tam programın ortasında, İstanbul'dan acı haber geliyor…
Babası vefat etmişti…
Ara verdiler, soyunma odasına gitti; hüngür hüngür ağlamaya başladı…
Ağladı... Ağladı... Ağladı…
Göz pınarlarında ne kadar yaş varsa döktü…
Yüzünü yıkadı, sahneye çıktı…
Gazinonun sahibi rahmetli Nuri Yalçuk da çok şaşırmıştı…
Yine o güler yüzüyle…
Yine coşkulu şarkıları ile programını tamamladı…
O yıllarda İstanbul'a bugünkü gibi saatte bir uçak yoktu…
Akşam kalkacak bir uçak vardı ama…
Aynı saatte O'nun da programı vardı…
O gece yine İzmirliler'in karşısına çıktı…
Kimseye bi'şi belli etmedi…
Programını tamamladı; oteldeki odasına kapandı…
Sabaha kadar hem ağladı hem de dua etti…
Sabah ilk uçakla İstanbul'a gitti; babacığına son görevini yerine getirdi…
Sonra yine İzmir'e döndü ve akşam o sahnedeydi…
Soranlara şöyle dedi:
“Bu mesleği seçmişsen başka yolu yok; kurallara uyacaksın!”
*
Yıllarca zirvede kaldı, hiç kasılmadı…
Sadece şarkıcı değil; Zeki Müren gibi bir stilistti…
Giysilerinin modelini hep kendisi çizerdi…
*
60'lı yıllardan 80'lere kadar…
Neredeyse bir nesil oluşturan genç kızların…
Hatıra defterlerinde mutlaka O'nun bir fotoğrafı yer aldı…
“Öp Beni”… “Little Lucy”… “Haydi Gençlik Hop Hop”… “Sevemem”… “Sevgi Çiçekleri”… “Yıllar Sonra”... “Sen Varsın”...
O şarkılarla dans eden kızlar şimdi ya anneanne ya da babaanne…
Hiçbir sanatçıya nasip olmayan bir rekor kırdı…
Tam 54 yıl sahneden inmedi…
O şarkılarla sahnede
Yakışıklı sanatçı bir ömürlük kariyerine...
33 film... 20 fotoroman... 6 taş plak... 5 oyun... 75 adet 45'lik... 9 kaset... 200'e yakın ödül ve bin 800 beste sığdırdı...
Bugün bile...
Cumhuriyet tarihinin unutulmaz yıldızları arasında yer alıyor...
Bana sorarsanız...
Yaratıcı, yenilikçi ve çok yönlü kişiliğiyle...
Türk Müziği’ne getirdiği yeniliklerden dolayı...
Her zaman hatırlanmaya devam edecek...
*
Harika bir aşıktı!
Dört kez nikah masasına oturdu…
İlk eşi Ayla Tayman'la evliliği çok kısa sürdü…
Türkan Türker'le birlikteliğinden…
Ajlan ve Jeyan adında iki müzisyen kız sahibi oldu…
Emel Büyükburç'tan Evren adında piyanist kızı var…
Gönül Demirkol ile 1.5 yıl evli kaldı…
O'ndan da Özlem adında kızı var…
Son eşi Ute Esser'di…
*
Kimi zaman…
Görkemli ve herkesi kıskandıran hayat yolculukları…
Kader'in garip cilvesi yüzünden…
Yürek burkan duraklarda aniden kesintiye uğruyor…
Ve çoğu kez de...
Bazen, “şan/şöhret” hiçbir acının merhemi olamıyor…
Nitekim o büyük sanatçı da…
Türkiye'nin “alkış kulvarı”nda kulaç atarken…
Derinden iki acı yaşadı…
27 yıl önce müzisyen ve şarkıcı kızı Ajlan…
Ne büyük acıdır ki...
Henüz 29 yaşında Fethiye'deki trafik kazasında can verdi…
Türkiye'nin o büyük sesi kahroldu, bitti…
Aradan iki yıl geçmeden…
Üstelik, evlat acısı daha çok tazeyken…
Bu kez ikinci eşi, 25 yıllık hayat arkadaşı Emel'i…
Karaciğer yetmezliğinden toprağa verdi…
Hayata küsmüştü adeta...
Şarkıcılığının yanı sıra…
Eline su dökülmez bir kukla sanatçısıydı…
Hem imal ediyor hem de onları başarıyla oynatıyordu…
Eşsiz bir kukla koleksiyonuna sahipti…
Kendini bir süre o “cansız dostlara” emanet etti…
*
Yılların yorgunluğu kendini hissettirmeye başlamıştı...
Sağlık problemleri vardı; kalbine stent takılmıştı...
Ayrıca, şeker ve tansiyon hastasıydı…
Kendisini sadece konserlere verdi…
O yaşta bile ramp ışıklarının altında adeta devleşiyordu…
Ölümsüz şarkılarını seslendirirken…
İkinci kuşak hayran kitlesini bile yakalamıştı…
Gelin görün ki…
Artık bünyesi onca koşuşturmayı kaldıramıyordu…
Bunu hissediyor ama “Yorma artık kendini!” diyenleri dinlemiyordu…
Nitekim…
O uğursuz gecede kalbi tekledi…
Telefona uzandı ama artık çok geçti…
*
Bitiriyoruz…
Bugün, bu köşede sizlere…
Sesiyle, sahnesiyle…
Türkiye'de üç nesil büyüten…
Erol Büyükburç'u anlatmaya çalıştım…
Bir “yıldız” olarak doğmuştu bu topraklarda…
Bir “yıldız” olarak ayrıldı…
Farz edin ki, şu anda kalbinizi okumaya çalışıyorum…
O zaman ortak dileğimiz şu olsun:
“O yıldızlar hiç sönmesin!”
Hamiş: Önemli bir ayrıntıyı pas geçmeyelim...
Cumhurbaşkanı Erdoğan...
Erol Büyükburç’u kaybettiğimizin ertesi günü...
Sanatçının vefatının düşündürücü olduğunu söyledi...
Nokta…
Sonsöz: “Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur! Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın… Öldüm der durur, yine de yaşarsın… / Hz. Mevlana…”