Son Mühür
 
Gündem Dünya Magazin Spor Ekonomi Sağlık Siyaset Teknoloji Kültür Sanat Video Galeri Foto Galeri
Hürol Dağdelen
Tunç Erciyas
Tunç Erciyas
Bir umuttur yaşamak...
Recai Şeyhoğlu
Recai Şeyhoğlu
Serotoninli 5 Mart
Kemal Önderoğlu
Kemal Önderoğlu
2020’yi sevmedim
Namık Budak
Namık Budak
Şeffaflık
Aziz Özuysal
Aziz Özuysal
İzmir'de oyuncu olmayı istemek
M. Serdar Koç
M. Serdar Koç
Kış bitti...
Aysel Yıldızbakan
Aysel Yıldızbakan
Etik ve ahlak
Prof. Mehmet Hasan Eken
Prof. Mehmet Hasan Eken
Ekonomi ve insan
Mustafa Balbay
Mustafa Balbay
Sevgiyi yücelten topraklardayız
Melek Balseven Taylan
Melek Balseven Taylan
Aşkın kanatlarında
Misket Dikmen
Misket Dikmen
Yerel Medya
Şebnem Bursalı
Şebnem Bursalı
Son Mühür
Uğur Dündar
Uğur Dündar
Kalem!..
Suavi Yardımoğlu
Suavi Yardımoğlu
Her yere var da İzmir'e yok mi?
Cansu Koç
Cansu Koç
Aralık sonu, Ocak başı
Nazik Işık
Nazik Işık
Bu ne güzel demokrasi (!)
Semra İğtaç
Semra İğtaç
SAYIN CUMHURBAŞKANIM!
Tolga Gürleyen
Tolga Gürleyen
Mutluluk Anahtarı....
Yücel Çağatay
Yücel Çağatay
Asırlık ölmez ağacı Karşıyaka
Zafer Binici
Zafer Binici
ATATÜRK’Ü ANLAMAK
Ümit Görgülü
Ümit Görgülü
İÇİMİZDEKİ DEPREM
Eylem Aslan
Eylem Aslan
BAŞLAYAN HER ŞEY BİTER
Sercan Leylek
Sercan Leylek
KUZEY’İN KORONA İLE İMTİHANI
Murat Başaran
Murat Başaran
“Sonsuza kadar sürecek istikrarlı bir dünya” hayali
Arzu Külahcıoğlu Altıntoz
Arzu Külahcıoğlu Altıntoz
Yerel yönetimlerde kadının adı yok!
Berna Danacı
Berna Danacı
Güçlü bağışıklık için iyi beslen!
Doğan Cüceloğlu hayatımıza değer kattı
17 Şubat 2021 Çarşamba

İki bilim dalını çok önemserim: Psikoloji ve sosyoloji…

Biri sağlıklı insan gelişimi için şart, diğeri sağlıklı toplumun gelişimi için…

İki bilim dalının da birbirini tamamlayan unsurları var ama ikisinin de önceliği insanın eğitimi…

1970’li yılların sonlarında, gençliğin kamplaştığı ve sert politik mücadele verdiği o kanlı günlerden birinde aldım Psikiyatrist Özcan Köknel’in ‘Kişilik’ kitabını elime…

Satır satır okudum, çok şey öğrendim; o bunalım yıllarında kendimi geliştirmeyi önemsedim.

Kişisel paylaşım ve iletişim gücünün insan üzerine etkisinin farkına vardım.

Ötesinde, evlilikte ‘ortak kişilik’ oluşturmanın, sağlıklı birliktelik için vazgeçilmez olduğuna inandım.

Bu gözlemlerim hayat yolculuğum boyunca rehberim oldu.

 

‘SAVAŞÇI’NIN HAYATIMIZI KATTIKLARI…

 

Doğan Cüceloğlu’nu ise ‘Savaşçı’ kitabıyla tanıyorum. Yakın tanışıklığım ise, bu yaşam mimarının televizyonda yaptığı programlardan…

Hiç yüz yüze gelmedim, hiç karşılıklı sohbet etmedim. Ama bana öğüt veren bir ağabey gibi gelirdi, kitaplarını okurken, televizyonda izlerken…

Örneğin pazar günleri öğle saatlerinde Doğan Cüceloğlu ne zaman ekrana çıksa ailece ekran başındaydık…

Eşim ve çocuklarımla, onun yaşamı izleyiciyle paslaşarak anlattığı anlarda pür dikkat izlerdik hocamızı…

Onun, özellikle çocukların özgürce eğitimi konusunda bizlere aşıladığı inanılmaz mücadele gücü, yeni fikirler verdi, yeni bir yol çizdi.

Elbette bu programlar sadece bize değil, milyonlarca insana da ulaştı ve özellikle  çocuk yetiştirmede sorun yaşayan anne ve babalara ışık oldu.

Çağdaş bir toplumda nasıl yaşanması gerektiği konusunda önemli mesajlar veren Cüceloğlu, o yüzden milyonlarca insanın da yüreğine girdi.

Sorumluluk aldı, sağlıklı toplum gelişiminde etkin bir isim oldu.

 Her insanı anlamaya çalıştı, küçücük  bir ofise kapanıp hasta bakmak yerine, bilgilerini ve yaşadıklarını milyonlarla paylaştı, emek verdi, mesleğinin ne kadar önemli olduğunu hissettirdi.

Her gencin sağlıklı gelişimi konusunda önemli mesajlar verdi.

‘Savaşçı’ kitabı ise benliğime kazandırdığı mücadele azmiyle, direnme gücü verdi, başımı dik tutması sağladı, hiç ummadığım yeteneklerimden haberdar olmama yardımcı oldu.

Sevgili Doğan Cüceloğlu, Türk insanının sağlıklı gelişimi ve çağdaş fikirli bireyler yetiştirmesi konusunda öncü görevini üstlendi ve bunu büyük ölçüde başardı.

O kadar hayatımıza girmişti ki, ani ölümüyle şaşkına döndük, donup kaldık. Ailemizden biri sanki, yüreğimiz yandı.   

Çok seveni vardı Cüceloğlu’nun, ölümü bu ülke için önemli bir kayıptır.

Ama kitapları yaşayacak, bedenen olmasa da, bıraktığı miras gelecek nesiller için inanılmaz bir kaynak olacak.

Onun 40’ı aşkın kitabı başucu değerindedir.

Sizlere onun yaşayarak gözlemlediği bir soruna bakış açısını kendi anlatımıyla aktarmak istiyorum. Bence bu öykü altın değerinde… 

 ***

Akatlar’da yürüyordum; kadın beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sorusunu sordu: “Oğlum dersleri tamamen bıraktı; ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya arkadaşlarıyla buluşuyor, ya telefonda mesajlaşıyor ya da bilgisayarın başında oyun oynuyor. Ne yapacağımı şaşırdım, Hocam ne yapalım?”

“Sohbet ediyor musunuz?”

“Valla, konuşuyorum, ama hiçbir faydası yok.”

“Kaç yaşında?”

“On yedi yaşında.”

“Mesela ne diyorsunuz?”

“Sınavların yaklaştığını söylüyorum; derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum; böyle giderse sınıfta kalacağını, arkadaşlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zamanda duyulan pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.”

“Siz konuşup, nasihat ediyorsunuz.”

“Evet.”

“Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz.”

“Valla bilmem; biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.”

“Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, nasihat etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini bilmiyorsunuz.”

Kadın haklı olarak “neden bahsediyorsunuz,” diyen bir yüz ifadesiyle bana baktı.

İçim burkuldu. Anne acı çekiyordu ve çocuğuna yardım etmek istiyordu, ama kendini çaresiz hissediyordu.

***

Öğrencileri ve anne babaları birlikte çağırdım. Danışmalığını yaptığım okulun küçük tiyatro salonunda buluştuk, öğrencilerle birlikte ebeveynler de oturdu.

Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum.

“Buradaki öğrencilerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim. Selim adıyla anacağım bir öğrenci yanımdaki sandalyeye geldi oturdu.

“Adın ne?”

“Selim.”

“Kaç yaşındasın?”

“On iki.”

“Bugün ayın kaçı?”

“24 Aralık 2008.” (Gerçek tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.)

“Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan yirmi yıl geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?”

 

Anladığını belirtmek için başını salladı.

“Lütfen gözünü aç.”

Selim, gözünü açtı.

“Bugünün tarihini söyler misin?”

“24 Aralık 2028.”

“Kaç yaşındasın?”

“Otuz iki.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“İç mimarlık.”

Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; yüzlerinde hayret belirten hafif bir tebessümü var. Belli ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle birlikte ilk defa duyuyorlar.

“Nerede çalışıyorsun?”

“New York, Manhattan’da.”

Anne, babanın yüzünde saklayamadıkları büyük bir şaşkınlık ifadesi.

“Evli misin?”

“Hayır.”

“Arkadaşlarından evlenenler oldu mu?”

“Kızların hepsi evlendi.”

Gülüşmeler..

“Çalıştığın yere beni götürür müsün?”

“Ofisim, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. Katında.”

Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. Katta indik.

“Burası ‘home office,’” dedi.

İçeri girdikten sonra açıkladı:

“Dubleks daire: aşağıda salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve ofis odam.”

“Selim, salonda neler var?”

“Salonda masa var, koltuklar var, sandalyeler var; komodin var, sehpalar var.”

“Duvarlarda ne var?”

“Resimler var, fotoğraflar. Ailemin fotoğrafı da var.”

 

“Ailenin fotoğrafına bakınca neler görüyorsun? Beraber bakabilir miyiz?”

“Annem var, babam var. Ailece çektirdiğimiz bir fotoğraf. Abim var, ablam var, ben varım.”

“En küçük sen misin?”

“Evet.”

****

“Selim, bu fotoğrafa baktığında, içinde ‘keşke!” duygusu beliriyor mu? İçindeki herhangi bir ‘keşke’nin sesini duyuyor musun?”

Hiç beklemeden “Evet,” dedi.

“Haydi, anlat bize,” dedim.

“Ben, babamla birlikte futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu; çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu.”

Baba’ya baktım; gözlerinin yaşını tutmaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Selim’e teşekkür ettim. Ve sordum:

“Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana nasihat etmeye çalıştığımı hissettin mi?”

“Hayır!”

“Olanla ilgili olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?”

“Olanla ilgili olarak konuştuk.”

“Selim, seninle yeniden böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?”

“Yeniden konuşmak isterim; sohbetimizden zevk aldım.”

***

Sohbet özel türden bir konuşma, kendine özgü özellikleri olan bir söyleşidir.

Sohbet içinde olan iki insan o an için güç, onur ve değer yönünden eşittir ve olanı paylaşırlar; olması gereken üzerinde konuşmazlar.

Korku kültürünün olduğu yerde sohbete izin verilmez.

Türkiye’nin aydınlık geleceğinde anne babaların çocuklarıyla sohbet içinde olmasını diliyorum.”

Allah rahmet eylesin, ışıklar içinde uyusun…

Yazdır   Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
 Onay bekleyen 3 yorum var.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu yazı henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
Sonmuhur.com - Copyright © 2021 Kandemir Medya A.Ş.
Son Mühür
 
Gündem Dünya Magazin Spor Ekonomi Sağlık Siyaset Teknoloji Kültür Sanat Video Galeri Foto Galeri
KünyeHakkımızda KünyeKünye İletişimİletişim RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva