YAŞLILARIMIZ, EMEKLİLERİMİZ KİM Mİ?

1930’lu, 1940'lı, 1950'li ve 1960'lı yıllarda doğanlar hem yaşlılarımız hem de emeklilerimiz. 1970’li doğumluları da bu guruba alabiliriz ama sadece emeklilerin içine. Ancak bu sessiz etiket çok az insanın düşünmek için zaman ayırdığı bir gerçeği gizliyor. Çünkü ben ve ilk guruptakiler artık var olmayan bir dünyanın yaşayan son tanıklarıyız...

Abone Ol

Bize yakından bakın; beyaz saçlar, dökülmüş saçlar ve dişler, yavaş adımlar, ya da zamanın öğrettiği o sessiz sabrı görebilirsiniz…

Ama bu satırlar içinde hikayemizi dinlerseniz, olağanüstü bir şey keşfedeceksiniz.

Bizler hayatın son bölümlerine doğru ilerleyen sadece yaşlı insanlar değiliz. Bizler, insanlık tarihinin baş döndürücü dönüşümlerine rağmen hayatta kalanlarıyız. Analog ve dijital dünyanın göz kamaştırıcı hızına yavaş geçişinden, insanlığını kaybetmeden geçmiş bir nesiliz...

Yolculuğumuz şimdi çok farklı bir dünyada başladı. Çoğumuz 1940'lar, 1950'ler ve 1960'ların başında 2'nci Dünya Savaşı'nın yaraları hala tazeyken ve dünyanın kendini yeniden inşa etmeye çalıştığı zamanlarda doğduk.

Şehirler harabelerden yeniden doğdu, aileler yıllar süren belirsizlikten sonra umut etmeyi öğrendi ve günümüz genç kuşaklarına neredeyse tanınmayacak şekilde gelişti.

Oyuncaklarımız basitti. Tozlu parkurlarda bilye oynadık, topaç ve çember çevirdik, çatlak kaldırımlarda çakıl oynadık. Akşam yemeği kokusu evleri doldururken mutfak masalarının etrafında dama kart oynamak için toplanırdık..

Hiç akıllı telefon yoktu. Dijital, dikkat dağıtıcı şeylerin sonsuz kaydırılması yok. Bunun yerine gerçek dünyada anılar inşa ettik, dizleri bükük mahalle sokaklarında yankılanan kahkahalar attık ve yüz yüze doğan dostluklar yaşadık. 1960'lar, 1970'ler bir renk dalgası ve isyan ile geldi. Elektrikli gitarlar ve dünyayı sorgulama cesareti gösteren sesler tarafından taşınan kültürün çevremizde dönüştüğünü gördük.

Yüz binlerce genç çamurlu alanlarda bir araya geldi, sanatçıların 'Ses Duvarı' olarak bilinen dev hoparlörler aracılığıyla ham duygu dökmelerini dinlediler. Bu konserler sadece eğlence değildi, yabancıların kendilerini aynı nesle ait hissettikleri anlardı.

Eğitim de farklıydı. Defterlerimiz karatahtalardan özenle kopyalanmış el yazısı notlarla dolduruldu. Yavaşlamayı ve düşünmeyi öğrendik, çünkü bilgi hemen gelmedi. Hatalar silgi ve mürekkeple düzeltildi.

Yine de, hiçbir şey bizim neslimizin geçtiği köprülerle kıyaslanamaz.

Tamamen analog bir çocukluk ve tamamen dijital bir yetişkin hayatı olan tek nesil biziz.

El yazısıyla yazılmış mektupların postayla gelmesini beklediğimiz günleri, bazen haftaları hatırlıyoruz.

Komşuların istemeden sohbet duyabileceği telefonları ve paylaşılan hatları hatırlıyoruz. İletişim sabır ve beklenti isterdi...

Bugün ise dünyanın öbür ucundaki sevdiğimizin yüzünü cepte, tutabilecek kadar küçük bir ekranda anında görebiliyoruz…

Dünya çok az kişinin hayal edebileceği şekilde değişti.

Neil Armstrong insanlığın başka bir dünyaya ilk adımlarını attı, milyonlarca insan oturma odalarında siyah beyaz televizyon izlerken 1969 yılında insanlığı ayda yürürken gördü…

Kişisel bilgisayarların, internetin, sonra da tüm bilgi kütüphanelerini elimize veren akıllı telefonların doğuşunu gördük…

Çocuk felci ve tüberküloz korkusuyla büyüdük…

Bilimin kendisi gözlerimizin önünde değişti. DNA yapısının keşfini, insan genomunun çözülmesini, gen terapisi ve ileri tıbbın ilk adımlarını gördük.

Ulaşım, basit bisikletler ve buharlı lokomotiflerden. hibrit araçlara ve şehir sokaklarında neredeyse sessiz sedasız süzülen elektrikli arabalara kadar gelişti. Çok az nesil bu kadar büyük değişimlere tanık oldu. Sıcak bir öğleden sonra soğuk bir limonatanın tadını biliyor, doğrudan bahçeden toplanan sebzelerin tadını da hala hatırlıyoruz.

Doğumları kutladık, kayıplara yas tuttuk, arkadaşlarımızın gidişini gördük ve hikayelerini yanımızda taşıdık…

Biz yaşayan köprüleriz. Teknolojinin hızı, sabrın, nezaketin, düşüncenin yerini tutmuyor. Her şey hızlanmadan önce hayatın nasıl olduğunu hatırlıyoruz.

Yani birileri bize "yaşlı insanlar" dediğinde gülümseyebiliyoruz. Biz, el yazısı mektuplar çağından yapay zekaya kadar iki asrı aşmış bir nesiliz.

Olağanüstü bir hikaye taşımaya da devam ediyoruz.

Ve eğer kendinizi bu nesle ait hissediyorsanız, bugün aynaya bakmak ve güçlü bir şeyi fark etmek için bir dakikanızı ayırın.

Sadece yaşlanmıyoruz, yaşlanmıyorsunuz; bu güzel vatanı ikinci yüz yıla taşıyan değerlersiniz…

Ben, sen, o, biz, siz, onlar yaşayan bir tarihiz...

Her zaman eşsiz olacak bir neslin parçasıyız…

Ve belki de en sessiz ve derin şekilde efsanevi oluyoruz…

Ancak son on yılda ülkeyi yönetenlerin, bu güzel vatanı ikinci yüzyıla taşıyan yaşlılarına ve emeklilerine layık gördükleri uygulamaları asla unutmayacağız, onu da belirteyim..

Ayrıca Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, 2025-2026 Eğitim ve Öğretim Yılı ikinci dönem ara tatilini 18 Mart 2026 (1915) Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nü içine alarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kahraman ordumuzun “Çanakkale Geçilmez” destanının yazıldığı günün 18 milyon ilk, orta ve liseli öğrenciler ile bir milyon iki yüz bin öğretmen tarafından kutlanmasını engellediğini de unutmayacağız.

Bakan Yusuf Tekin birinci dönem ara tatilini de 8-14 Kasım arasındaki yedi gün yaparak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşama gözlerini yumduğu 10 Kasım 2025 günü 18 milyon ilk, orta ve lise öğrencileri ile bir milyon iki yüz öğretmenin anma törenlerini okullarında yapmamalarına neden olmuştu. Bunu da unutmayacağız.

Sevgi ve saygılarımla…