YA DERS ALACAĞIZ YA DA BEDEL ÖDEYECEĞİZ

Ortadoğu’nun haritasına bakın.

Abone Ol

Sınırlar yerinde duruyor gibi görünür; ama devletler çökmüş, kurumlar dağılmış, toplumlar parçalanmış durumda. Irak, Libya, Suriye ve İran’da yaşananlar yalnızca dış politika başlığı değildir; devlet aklının zayıfladığı anlarda nelerin olabileceğinin açık kanıtıdır. Soru nettir: Biz ders alacak mıyız, yoksa aynı bedeli ödemeyi mi bekleyeceğiz?

Devlet dediğiniz yapı; akılla, hukukla ve kurumsal hafızayla ayakta durur. Bu coğrafyada güçlü kalmanın yolu hamasetten değil, sağlam ilkelerden geçer. 15 Temmuz gecesi yaşananlar, devletin damarlarına kadar sızabilen yapıların nasıl bir tehdit oluşturduğunu gösterdi. O karanlık teşebbüs, bir daha asla yaşanmaması gereken bir kırılma noktasıydı. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine yerleştirilen paralel yapılanmalar tasfiye edilmemiş olsaydı, bugün çok daha ağır bir tabloyla karşı karşıya kalabilirdik. Güvenlik mimarisi; ideolojik sadakatle değil, anayasal bağlılıkla kurulmalıdır.

Devlet, hiçbir tarikatın, cemaatin ya da çıkar grubunun arka bahçesi olamaz. Devletin içine sızmak isteyen her yapı, kamusal gücü kendi ajandasına tahsis etmeyi hedefler. Bunun adı siyaset değil; vesayet arayışıdır. Vesayet ise milli egemenliğin inkârıdır. Cumhuriyet bir grubun değil, milletin ortak iradesidir.
Çareyi yeniden kurucu ilkelerde aramak zorundayız. Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu cumhuriyet fikri; aklın, bilimin ve egemenliğin millete ait olduğu bir devlet tasavvurudur. Bu bir nostalji değil, bugünün en güçlü sigortasıdır. Atatürk’ün kurucu ilkeleri; keyfiliği değil kuralları, imtiyazı değil eşitliği, kulluğu değil yurttaşlığı esas alır.
Demokrasi bu yapının nefesidir.

Demokrasi yalnızca sandık değildir; kuvvetler ayrılığıdır, hesap verebilirliktir, şeffaflıktır. Seçimle gelenin hukukla bağlı olduğu bir düzendir. Hukukun üstünlüğü yoksa reform kalıcı olmaz. Yargı bağımsız değilse ekonomi güven vermez. Güven yoksa yatırım gelmez. Yatırım yoksa iş ve aş üretilemez. Güçlü ekonomi; hukuka dayalı devletin doğal sonucudur.

Laiklik ise en çok çarpıtılan kavramlardan biridir. Laiklik din düşmanlığı değil; devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasıdır. Devletin dini adaletidir. İnancı siyasete malzeme yapmak da, devleti inanç gruplarının tahakkümüne açmak da toplumsal barışı dinamitlemektir. Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesinin mutlak biçimde işletilmesi; mezhep ve inanç siyasetlerinin terk edilmesi, bu ülkenin bir arada yaşama güvencesidir.

Bütün bunların doğal sonucu disiplinli, bilgili ve güçlü bir Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Güçlü bir ordu; ancak güçlü bir hukuk devleti ve sağlam bir ekonomi üzerinde yükselir. Kurumları aşınmış, liyakati zedelenmiş bir devletin ordusu da zayıflar. Oysa bu coğrafyada zayıflığın bedeli ağırdır.

Ders ortadadır. Ya kurucu ilkelerimize sarılacağız, demokrasiyi ve hukuku tavizsiz savunacağız, laikliği ve eşit yurttaşlığı içselleştireceğiz; ya da başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olacağız. Bu millet figüran olmayı kabul etmez.

Şimdi karar zamanı: Ders alacak mıyız, yoksa bedel mi ödeyeceğiz?