YA CUMHURİYET YA TESLİMİYET...

Abone Ol

3 Mart 1924 bir tarih değildir; bir meydan okumadır. Ya aklın ve bilimin yanında duracaksınız ya da dogmanın gölgesinde kalacaksınız. İşte o gün, Cumhuriyet tercihini yaptı. Tereddütsüz. Tavizsiz.
Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu kadro şunu çok iyi biliyordu: Devlet iki başlı olamaz. Eğitim iki ayrı kaynaktan beslenemez. Egemenlik gökten değil, milletten gelir. Bu yüzden 3 Mart’ta yalnızca bir yasa çıkmadı; bir zihniyet tasfiye edildi.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birleştirildi. Medrese–mektep ayrılığı tarihe gömüldü. Çocukların zihni, farklı dogmaların değil; bilimin rehberliğine emanet edildi. Çünkü parçalı eğitim, parçalı toplum demektir. Parçalı toplum ise zayıf devlet demektir.
Aynı gün alınan Hilafetin Kaldırılması kararı ise daha da netti: Siyasi otorite ile dini otorite birbirinden ayrılacaktı. Devlet yönetiminde kutsallık değil, sorumluluk esas olacaktı. Cumhuriyet, bir tarikatın, bir cemaatin, bir zümrenin değil; milletin devleti olacaktı.

Bugün 3 Mart’ı anarken asıl sorulması gereken soru şudur: O gün verilen mücadeleyi koruyor muyuz?
Laiklik yalnızca bir anayasa maddesi değildir. Laiklik, çocuğunuzun eşit eğitim hakkıdır. Laiklik, mahkemede adaletin inanca göre değişmemesidir. Laiklik, kamu görevinin liyakatle verilmesidir. Laiklik, kimsenin yaşam tarzına devlet eliyle müdahale edilmemesidir.

Laiklik çökerse ne olur biliyor musunuz? Devlet tarafsızlığını kaybeder. Eğitim ideolojikleşir. Kurumlar liyakat yerine sadakat arar. Toplum ayrışır. Ve en sonunda Cumhuriyet ruhu zayıflar.
3 Mart, işte bu çöküşe karşı çekilmiş bir settir.

“Efendiler ve ey millet! Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz.” diyen irade, aslında bir inancı değil; bir yönetim anlayışını reddediyordu. Biat kültürünü reddediyordu. Kulluğu reddediyordu. Çünkü Cumhuriyet’in yurttaşı eğilmez, sorgular.

“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır…” sözü ise bir vasiyettir. Kişiler gider, ilkeler kalır. Eğer o ilkeleri savunmazsak, sadece geçmişe değil; geleceğe de ihanet etmiş oluruz.

Bugün eğitimin bilimsel niteliği tartışılıyorsa, kamusal alan dini referanslarla şekillendirilmeye çalışılıyorsa, 3 Mart’ın neden hayati olduğu ortadadır. Cumhuriyet devrimi bir gecede yapılmadı. Bedel ödendi. Mücadele verildi. O mücadele, çocukların özgür düşünebilmesi içindi.
Unutmayalım: Eğitim bir ülkenin kaderidir. Eğitim tarikatların kontrolüne girerse, yarın bürokrasi de, hukuk da, ekonomi de aynı anlayışın gölgesine girer. Bu sadece bir tercih meselesi değil; bir rejim meselesidir.

3 Mart ya Cumhuriyet’tir ya teslimiyet.
Ya akıl diyeceğiz ya dogma.
Ya yurttaş diyeceğiz ya mürit.
Ya eşitlik diyeceğiz ya ayrıcalık.
Cumhuriyet’in sigortası laikliktir. O sigorta atarsa, geriye yalnızca güçlünün hukuku kalır. Oysa 3 Mart, hukukun üstünlüğünü, millet egemenliğini ve bilimsel eğitimi güvence altına almıştır.
Bugün bize düşen, o mirası nostaljiyle değil; kararlılıkla savunmaktır. Laiklikten geri adım, Cumhuriyet’ten geri adımdır. Eğitimde taviz, gelecekte tavizdir.

3 Mart bir yıldönümü değil, bir uyarıdır.
Cumhuriyet ilelebet payidar kalacaksa, bunun yolu laikliğe sahip çıkmaktan geçer. Çünkü bu ülke; biat edenlerin değil, düşünenlerin ülkesidir.
Ve biz, düşünenlerin tarafındayız.