Türkiye’de her adli soruşturmanın ardından aynı senaryo sahneye konuluyor.
Birileri tutuklandığında, özellikle de kendi çevrelerinden biri söz konusuysa, belli medya organları ve belli çevreler otomatik bir refleksle ortaya çıkıyor:
“Tutuklama istisnadır ama…”
Hayır, değil.
Tutuklama, şartları oluştuğunda istisna değil, hukukun doğal sonucudur.
Bu ülkede tutuklama keyfe göre değil, kanuna göre uygulanır.
Ceza Muhakemesi Kanunu, tutuklamanın koşullarını açıkça düzenlemiştir. Kaçma şüphesi varsa, delil karartma ihtimali varsa, suçun niteliği ağırsa, kamu düzeni açısından risk söz konusuysa tutuklama tedbiri uygulanır.
Üstelik CMK’da katalog suçlar düzenlemesi yapılmış, hangi suçlarda tutuklamanın daha güçlü bir tedbir olarak uygulanacağı açıkça tarif edilmiştir. Yani sistem, tutuklamayı keyfiliğe karşı değil; standartlaşmaya yönelik kurmuştur.
Peki sorun nerede?
Sorun hukukta değil.
Sorun, hukuku işine geldiğinde savunan, işine gelmediğinde çarpıtan zihniyettedir.
Halk TV çizgisi, benzer zihniyetteki bazı hukukçular ve kronik husumet taşıyan muhalif çevreler; kendi yandaşları ya da fon çevreleriyle ilişkili isimler tutuklanınca bir anda “hukuk devleti hassasiyeti”ne sarılıyor.
Ama mesele karşı mahalleden biri olduğunda, aynı hassasiyetin izine bile rastlanmıyor.
Bu bir hukuk mücadelesi değil, algı operasyonudur.
Amaç, kamuoyunun zihnini bulandırmak…
Amaç, yargıyı sürekli tartışmalı hale getirerek itibarsızlaştırmak…
Amaç, kendi çevreleri için dokunulmazlık zırhı üretmektir.
Oysa hukuk, mahalleye göre işlemez.
Hukuk, kimliğe göre eğilip bükülmez.
Hukuk, siyasi aidiyete göre askıya alınmaz.
Tutuklama, şartları oluştuğunda uygulanır.
Ne fazlasıdır, ne eksiğidir.
Bunu çarpıtan her söylem, doğrudan hukuk düzenine zarar verir.
Toplumun ihtiyacı olan şey, slogan hukukçuluğu değil;
dürüst hukuk, tutarlı duruş ve ilkesel tavırdır.