TÜKENDİM DEMEYİN UMUT İÇİMİZDE...

Abone Ol

Bazı sabahlar alarm sesiyle değil, yorgunlukla uyanıyor insan. Daha gözünü açmadan günün yükü omuzlarına çöküyor. İşe yetişme telaşı, bitmeyen sorumluluklar, ödenmesi gereken faturalar, cevap bekleyen insanlar… Daha gün başlamadan tükenmiş hissediyoruz. Sonra kendimizi kalabalığın içine bırakıyoruz. Herkes aynı aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimsenin gerçekten nereye yetiştiğini bildiği yok gibi.

Modern hayatın en büyük yorgunluğu belki de burada başlıyor. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama kendimize yetişemiyoruz.

Sabah işe gidiyoruz. Gün boyu problemler çözüyoruz. Patronun stresi, müşterinin beklentisi, iş yükü, rekabet… Eve dönünce dinlenmeyi beklerken bu kez başka sorumluluklar başlıyor. Ev düzeni, eksikler, çocuklar, aile büyükleri, yarının hazırlığı… İnsan bazen kendi hayatında figüran gibi hissediyor. Herkes için bir şeyler yetiştirirken kendine ayırdığı zaman gitgide küçülüyor.

Bir de geçim meselesi var. Belki de çağımızın en büyük sessiz savaşı bu. İnsan çalışıyor, emek veriyor, yoruluyor ama ay sonunda elinde kalan şey çoğu zaman sadece yeni bir ayın kaygısı oluyor. Maaş hesabına yatıyor ve birkaç gün içinde yarısı çoktan gitmiş oluyor. Kira, faturalar, market masrafı, ulaşım derken insan kendine bir şey almak istediğinde suçluluk hissediyor. Bir kahve içerken bile fiyatına bakar hale geldik.

Eskiden insanlar gelecek hayali kurardı. Şimdi çoğu insan gelecek korkusu yaşıyor.

Çocuk sahibi olanlar onların nasıl bir dünyada büyüyeceğini düşünüyor. İyi bir eğitim alabilecekler mi, iş bulabilecekler mi, güvenli bir hayat yaşayabilecekler mi? Gençler ise daha yolun başında tükenmiş hissediyor. Okuyorlar, uğraşıyorlar, kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar ama yine de önlerinde net bir yol göremiyorlar. Herkes bir bilinmezliğin içine doğru sürükleniyor gibi.

İnsan bazen şunu düşünüyor: Bu kadar çaba gerçekten sadece “idare edebilmek” için mi?

Üstelik bütün bu yük sadece maddi de değil. İnsan ruhen de yoruluyor. Sürekli güçlü görünmek zorunda kalmak, hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, içindeki kaygıları bastırmak… Modern insanın en büyük alışkanlığı belki de “iyiyim” rolü yapmak oldu. Çünkü kimsenin gerçekten durup yorulmaya vakti yok. Sistem durana değil, devam edene değer veriyor.

Ama yine de ilginç bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Sabah kahvemizi alıp işe gidiyoruz. Bir arkadaşımızın attığı mesajla gülümsüyoruz. Sevdiğimiz bir şarkıda kendimizi buluyoruz. Çocuğumuzun sarılması, annemizin sesi, akşam esen hafif rüzgâr bile bazen insana “iyi ki” dedirtiyor.

Belki de insan dediğin varlık tam burada güçlü.
Bu kadar yükün altında hâlâ gülümseyebiliyorsa, hâlâ umut edebiliyorsa gerçekten çok dayanıklıdır.

Şaka bir yana, bazen düşünüyorum da galiba insanın kafası gerçekten taş gibi. Başka türlü bu kadar stresin, kaygının, belirsizliğin altında ayakta kalmak mümkün olmazdı. Çünkü çoğumuz aslında tükenmeye çok yakın yaşayıp yine de ertesi sabah kalkmaya devam ediyoruz.

Ama bütün bunları normalleştirmek de doğru değil.

Yaşamak sadece çalışıp yorulup uyumak olmamalı. İnsan sadece faturalarını ödeyebilmek için var olmamalı. Hayat, ay sonunu getirme mücadelesinden ibaret olmamalı. İnsan biraz nefes almak istemeli. Bir gününü suçluluk hissetmeden dinlenerek geçirebilmeli. Geleceği düşündüğünde boğazına bir düğüm oturmamalı.

Çünkü yaşamak yalnızca hayatta kalmak değildir.

İnsan bazen gerçekten yaşadığını hissetmek ister. Bir sabah telaşsız uyanmayı, sevdiği insanlarla korkmadan plan yapabilmeyi, emeğinin karşılığını almayı, geleceğe umutla bakmayı ister. Çok büyük hayaller değil bunlar aslında. Sadece insanca yaşamak…

Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey tam olarak bu.
Hayatı yaşıyor gibi yapmak değil, gerçekten yaşayabilmek.