Türkiye’de trafik artık sadece bir ulaşım meselesi olmaktan çıkalı çok oldu. Trafik, öfkenin, tahammülsüzlüğün, hukuksuzluğun ve cezasızlığın dışa vurulduğu en tehlikeli alanlardan biri hâline geldi. Her gün ekranlara yansıyan, sosyal medyada paylaşılan görüntüler; yumruklar, tekmeler, küfürler ve tehditlerle dolu. Ne yazık ki bu şiddet sarmalı, sıradan yurttaşlarla sınırlı kalmıyor. Son olarak Bursa Osmangazi Belediyesi CHP Meclis Üyesi Özlem Bodur’un uğradığı saldırı, meselenin geldiği vahim noktayı bir kez daha gözler önüne serdi.
Özlem Bodur, trafikte seyir halindeyken kimliği belirsiz kişiler tarafından sözlü tacize uğradı. Yetmedi; saldırganlar araçtan inerek Bodur’un aracına tekmeler attı, hakaret içeren el hareketleriyle saldırıyı sürdürdü. Bu olay, basit bir “trafik tartışması” olarak geçiştirilemez. Bu, açıkça bir şiddet eylemidir. Hem de kamusal görev yürüten bir kadın siyasetçiye yönelmiş, cinsiyetçi ve gözdağı içeren bir saldırıdır.
Burada durup sormak zorundayız: Bu cesaret nereden geliyor? İnsanlar, bir başkasının aracına tekme atabilecek, hakaretler savurabilecek, üstelik bunu gün ortasında ve hiçbir çekince duymadan yapabilecek noktaya nasıl geldi? Bunun cevabı açık: Cezasızlık kültürü. Yıllardır “bir şey olmaz” anlayışıyla büyüyen şiddet, bugün trafikte vücut buluyor. Çünkü saldırgan biliyor ki çoğu zaman ya yakalanmayacak ya da sembolik cezalarla kurtulacak.
Ancak Özlem Bodur’a yapılan saldırının bir başka boyutu daha var ki, bu olay sıradanlaştırılamaz. Bodur, seçilmiş bir belediye meclis üyesidir. Yani halkın iradesini temsil etmektedir. Ona yönelen bu saldırı, dolaylı olarak halkın iradesine, demokratik temsile ve yerel yönetime yönelmiş bir saldırıdır. Hele ki bu saldırının bir kadına yönelik olması, meseleye ayrı bir ağırlık kazandırmaktadır. Kadın siyasetçiler, zaten kamusal alanda var olabilmek için çok yönlü baskılarla mücadele ederken, bir de fiili şiddetle karşı karşıya kalıyorsa burada toplumsal bir çürümeden söz etmek gerekir.
Trafikte yaşanan bu tür saldırılar, toplumdaki genel şiddet ikliminden bağımsız değildir. Günlük hayatta kullanılan dil sertleştikçe, siyaset kutuplaştıkça, adalet duygusu zedelendikçe, insanlar en küçük gerilimde bile şiddete başvurur hâle geliyor. Trafik, bunun en kolay sahnesi. Çünkü herkes yalnız, herkes gergin ve herkes kendini “haklı” görüyor. Bir selektör, bir korna sesi ya da basit bir yol verme tartışması, saniyeler içinde linç psikolojisine dönüşebiliyor.
Buradan yetkililere de açık bir çağrı yapmak gerekiyor. Trafik magandalığına karşı alınan önlemler kâğıt üzerinde kalmamalıdır. Caydırıcı cezalar uygulanmalı, saldırganlar “iyi hal” ya da “tahrik” gibi gerekçelerle korunmamalıdır. Bir aracın tekmelenmesi, bir yurttaşın tehdit edilmesi, hakarete uğraması hafifletici sebeplerle geçiştirilecek suçlar değildir. Hukuk, güçlüden yana değil, haktan yana işlemelidir.
Özlem Bodur’a yapılan saldırı karşısında sessiz kalmak, yarın çok daha ağır olayların önünü açar. Bugün bir meclis üyesinin aracına tekme atanlar, yarın bir başka yurttaşın canına kast edebilir. Şiddeti normalleştiren her tutum, yeni şiddet eylemlerinin davetiyesidir. Bu nedenle bu olayın sonuna kadar takipçisi olunmalı, saldırganlar hukuk önünde hesap vermelidir.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir: Trafikte de, sokakta da, siyasette de şiddetin bahanesi olmaz. Kim olursa olsun, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, şiddet suçtur. Özlem Bodur’a yapılan saldırı, sadece bir kişiye değil; kadınlara, seçilmişlere ve birlikte yaşama kültürüne yapılmıştır. Buna karşı durmak, sadece bir siyasi duruş değil, aynı zamanda bir insanlık sorumluluğudur.