TAKVİMDEN YAPRAKLAR KOPUYOR...

Günler, haftalar, aylar yıllar geçiyor. Yeni yılın ikinci ayını da devirdik.... Takvimler şubat ayını gösterdiğinde Sevgililer gününü hatırlarız. Mart ayına yaklaştığımızda da bu ay bize Dünya Emekçi Kadınlar Gününü hatırlatır.

Abone Ol

SEVGİNİN AYI...

İçinde bulunduğumuz ayda vitrinler kırmızıya boyandı. Sosyal medya, adeta kalplerden, çiçeklerden, hediyelerden geçilmedi. Efsaneye göre yasaklara rağmen aşıkları evlendiren bir din adamı var. O hikâye zamanla sevgililer gününe dönüyor. Tabi bugün herkes pahalı hediyeler ile sevgilisiyle vakit geçirmeyi tercih ediyor. Pahalı bir yemek ve beraberinde sosyal medyada ‘bakın birbirimizi çok seviyoruz’ paylaşımları... Bana kalırsa insanın sevdiği olsun olmasın, tüketim kültürüne hizmet edilen bir gün. Elbette sevenler bu özel günde özel anılar biriktirmek için bir araya gelebilir ve günü özel kılabilirler. Ancak asıl olan bugünden sonra ne yapıldığı. Birbirini dinlemeyen, önemsemeyen, konuşmayan ve daha bireysel olarak yaşayan kişilerin sadece bugünde pahalı bir hediye ve yemek ile hiçbir şeyi özel kılmadığını bilmek gerekir. Bazen küçücük bir jest, birbirinize ayırdığınız zaman, birlikte yapılan etkinlikler ve mütevazı bir yemek çok daha samimi ve gerçek olabilir. Sevginin tek bir güne sığmadığını, bunun daha derin bir duygu olduğunu unutmamalıyız.

**

MART KADINDIR...

Mart ayı da yaklaştığında da 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü hatırlar. Dünya Emekçi Kadınlar Günü 20. Yüzyılın başlarında kadın işçilerin insanca çalışma koşulları talebiyle yükselttikleri sestir. Bugün Birleşmiş Milletler tarafından da 1975 yılında resmi olarak tanınmıştır.

Bugün Türkiye’de kadın her alanda var olma mücadelesi verirken ve kadına şiddet bu kadar gündemimizdeyken 8 Mart daha da anlam kazanır. Ülkemizde ve dünyada kadına şiddet, kadın cinayetleri her ne olursa olsun ne cezalar verilirse verilsin önüne geçilemiyor. Bu yüzden 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; çiçekten, hediyelerden, tebessümlerden çok daha fazlasını ister bizden. Hepimiz bir kadının evlatlarıyız. Hepimizin eşi, kızı, annesi vardır. Kadınlarımız bizlerin gözbebeğidir. Onlar en değerlilerimizdir. Her alanda eşit ve güvende yaşayacakları bir dünya kurmak zorundayız.

Her iki tarihte;14 Şubat ve 8 Mart tarihleri arasındaki farka baktığımızda; biri hak ve eşitlik mücadelesinin sembolüyken, 14 Şubat ise duygularımızın kutlandığı bir gün olarak karşımıza çıkar. Her ikisinin ortak noktası ise ‘insan’ dır. Sevmeden eşitlikten bahsedemeyeceğimiz gibi, eşitlikten olmadan da sevgiden bahsetmek doğru olmaz. Kadını sadece bir figür olarak değil, toplumumuzun kurucu öznesi olarak görmeliyiz.

**

HOŞGÖRÜ AYI RAMAZAN

Hoş geldin Ramazan-ı Şerif...

Bir daha 33 yıl sonra Şubat ayına denk gelecek olan Ramazan... Ben 8 yaşındayken Şubat ayına denk gelen Ramazan 90’lı yıllara götürdü beni. Yıllarca uzun ve sıcak günlerden sonra artık kışa denk gelen Ramazan ile her şey sanki daha sıcak, daha samimi. Belki de bana çocukluğumu anımsattığı için. Çocukken tuttuğumuz oruç, gittiğimiz Teravih namazı ve çocukken eğlendiğimiz Ramazan eğlenceleri ve gösterileri. O yıllarda İstanbul’da yaşıyorum. Teknolojinin olmadığı, insanların birbirine bu kadar yabancılaşmadığı, komşuluk ilişkilerinin olduğu, insanların sohbet edebildiği ve çocukların aileleri ile çok güzel vakit geçirebildikleri günler. Özel televizyonların sayısı beş parmağı geçmiyor. Televizyonlarda Ramazan programları. Şimdilerde ailelerin sofra da bile zor bir araya geldiği bir dönem değildi o dönemler. İftar sonrası Ramazan gelenekleri sıkça gerçekleştirilirdi. Hafızamda İstanbul’da Vefa’da geçirdiğim zamanlar var. İftar sonrası aile ile Vefa’da Hacivat ve Karagöz izlemeye giderdik. Çok şey öğrenir, çok eğlenirdik. Vefa dediğimizde aklımıza ilk boza gelir. Kışın o soğuğunda anneler, babalar, büyükler boza içer sohbet eder, şerbetler içilirdi. Çaylar demlenirdi. Herkesin mutlu olduğu bir tablo hatırlıyorum. Yıllar yılları kovaladıkça birçok yerde bu gelenekler artık kalmadı. Gönül ister ki bugünün çocukları da şu dönemde bu güzellikleri yaşasınlar.

**

RAMAZAN SOFRALARI...

Ramazan ile birlikte sofralarımız da değişir. Gün boyu aç kalan midemiz iftar ile birlikte bazen ölçüsüz bir iştaha bırakabilir. Uzmanlar bu konuda uyarıyor; sofrada su içip, hurma ya da zeytin ile iftar açıldıktan sonra çorba içilmeli ve sonrasında yaklaşık 10 dakika beklemeliyiz. Böylece tokluk hissi kazanacağız ve daha ölçülü yiyebiliriz. Çünkü yapılan en büyük hata, bütün günün açlığını birkaç dakikada telafi etmeye çalışmaktır.

Aşırı yağlı ve kızartılmış besinlerden uzak durmalıyız. Çok şerbetli tatlılar da hem midemizi bozabilir hem de uyku kalitemiz bozulabilir. Tabi unutmayalım ki iftar ile sahur arasında yeterli su tüketimini de yapmalıyız. Bu noktada özellikle sahurda çay, kahve; kafeinli içeceklerden uzak durmalıyız. Kafein vücudumuzda ki suyu çabuk tükettiğinden gün boyu baş ağrısı ve susuzluk çekebiliriz. Susuzluk gün içerisinde kan şekerimizin düşmesine, konsantrasyon kaybı ve baş dönmesine sebep olabilir.

Ramazan’da aslında bir yeme içme disiplini kazanırız. Bunu Ramazan’dan sonra da devam ettirebilirsek eğer beslenme alışkanlarımızı da değiştirmiş olabiliriz.

Soframızda ölçü, midemizde huzur, hayatımızda da denge… Belki de en büyük kazanımımız budur bu ay. Herkese hayırlı Ramazanlar. Sofranızdan ve evinizden bereket, huzur eksik olmasın.