Ekonomik kriz büyürken, İzmir Büyükşehir Belediyesi dar gelirlinin kapısını çalmış.
Emekliye su faturası desteği…
Kiracıya kira yardımı…
Öğrenciye kırtasiye…
Çocuğa süt…
Anneye ulaşım…
Afetzedeye barınma…
İhtiyaç sahibine sıcak yemek…
Yani sosyal belediyecilik lafla değil, rakamla, hizmetle, insanın sofrasına dokunarak yapılmış.
Bugün Türkiye’de yoksulluk artık istisna değil, milyonların ortak gerçeği. Maaşlar eriyor, kiralar uçuyor, market filesi boşalıyor, emekli pazara çıkmaya korkuyor. Böyle bir dönemde yerel yönetimlerin görevi yalnızca yol yapmak, kaldırım döşemek değildir.
Bir ülkeyi anlamak için bazen rakamlara bakmak yeterlidir.
Mesela…
5 bin 247 haneye su faturası desteği…
3 bin 162 aileye kira yardımı…
13 bin 261 haneye market desteği…
54 bin kişiye kış yardımı…
60 bin kişiye yeni yıl desteği…
Milyonlarca liralık sosyal yardım…
Şimdi insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bu kadar insan neden yardıma ihtiyaç duyuyor?
Çünkü Türkiye’de artık çalışmak yoksulluktan kurtarmıyor.
Emekli maaşı yetmiyor.
Asgari ücret ay ortasında eriyor.
Gençler pazarda tane hesabıyla meyve alıyor.
Üniversite öğrencileri barınamıyor.
Anneler çocuklarının beslenme çantasını nasıl dolduracağını düşünüyor.
Ve tam da bu yüzden…
Asıl görev, dara düşenin yanında durmaktır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortaya koyduğu tablo bu yüzden önemlidir. Yüz binlerce haneye ulaşan destekler, milyonlarca liralık nakdi yardımlar, süt, gıda, yemek, eğitim ve engelli hizmetleri kentte büyük bir dayanışma ağı oluşturmuş.
Hele Anne Kart uygulaması…
0-4 yaş arası çocuğu olan annelere ücretsiz ulaşım desteği sağlanması, yalnızca bir ulaşım hizmeti değildir. Bu, “Anne evde kalmasın, çocukla birlikte hayata karışsın” demektir.
Aşeviyle milyonlarca kişilik sıcak yemek dağıtılması da aynı anlayışın ürünüdür. Çünkü açlık, istatistik değildir. Açlık, akşam tenceresini kaynatamayan annenin gözündeki çaresizliktir.
Elbette bu destekler yoksulluğu kökten bitirmez. Yoksulluğun asıl sorumlusu ülkeyi yöneten ekonomik anlayıştır. Ama yerel yönetimler, bu ağır yükün altında ezilen yurttaşa nefes aldırabilir.
İzmir’de yapılan da budur.
Keşke herkesin işi olsa…
Keşke emekli maaşıyla insan gibi yaşanabilse…
Keşke gençler gelecek korkusu yaşamasa…
Ama bu iktidar her geçen gün ülkeyi daha da kötüye götürdü. Açlık büyüdü, yoksulluk derinleşti, sosyal devlet geri çekildi.
Bir kentin büyüklüğü yalnızca binalarıyla, yollarıyla, meydanlarıyla ölçülmez. O kent, yaşlısına, çocuğuna, öğrencisine, engellisine, afetzedesine nasıl sahip çıkıyorsa o kadar büyüktür.
İzmir Büyükşehir Belediyesi bugün şunu gösteriyor:
Sosyal belediyecilik, seçim meydanlarında verilen söz değil; yoksulun kapısına bırakılan ekmek, çocuğun içtiği süt, öğrencinin çantasındaki defter, emeklinin ödenen faturasıdır.
Kriz derinleşirken İzmir’de sosyal kalkan devrededir.
Ve bu kalkanın adı dayanışmadır.