Yargıtay 10. Hukuk Dairesi kanser hastalarının kullandığı “Akıllı İlaç” konusunda öyle bir karar aldı ki insan yazarken kahroluyor.
Bu kararın satır aralarını okuyunca insanın içi acıyor.
Kağıt üzerinde yazılan şu:
Doktor raporu yetmez.
Bilimsel filtre olacak.
Genetik uyum aranacak.
Faz çalışmaları tamamlanmış olacak.
Mevcut ilaçların etkisizliği kanıtlanacak.
Kalıcı fayda uzman heyet raporuyla ortaya konacak.
Ve bütün bunların üstüne bir de devletin mali imkanları hatırlatılacak.
Yani kanser hastasına, “Kusura bakma sana akıllı ilaç yok, çünkü sende de, iktidarda da para yok. En kısa sürede dünya değiştireceksin” deniliyor.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin son kararına dair haberlerde tam da bu çerçeve aktarılıyor.
Ama yaşam kağıt üzerindeki cümlelerden ibaret değil.
Kanser hastası bir insan için zaman, mahkeme dosyası değildir.
Her gün biraz daha daralan bir ömürdür.
Her gecikme, biraz daha büyüyen bir korkudur.
Her ret kararı, bazen doğrudan yaşam hakkına dokunan bir darbedir.
“Her sağlık hizmetinin ücretsiz olması arzu edilse de bu durum devletin mali imkanlarıyla doğrudan ilişkilidir” yaklaşımı, hukuk tekniği açısından savunulmaya çalışılsa bile, hasta yakınının kulağında çok daha sert bir cümleye dönüşüyor:
“Masraflısın. Bekle. Gücün yetmezse kaderine razı ol.”
Kararın kamuoyunda bu kadar tepki çekmesinin nedeni de bu. Çünkü pratikte yalnızca “bilimsel filtre” değil, parası olanla olmayan arasında yeni bir eşik oluşacağı endişesi doğuyor.
Bir ülkede “akıllı ilaç” denilen tedaviye erişim, cebin kalınlığına bağlı hale gelirse orada yalnız sağlık sistemi değil, vicdan da sınıfta kalır.
Zengin hasta ilacı alır.
Yoksul hasta rapor toplar.
Zengin zaman kazanır.
Yoksul, dava günü bekler.
Oysa kanser beklemez.
Devletin görevi, vatandaşa muhasebe memuru gibi yaklaşmak değildir.
Devlet dediğiniz yapı, en çaresiz anında yurttaşının yanında olandır.
Hele konu kanser gibi ölümle yaşam arasına sıkışmış bir hastalıksa, mesele maliyet hesabından önce insan hayatıdır.
Elbette her ilacın bilimsel dayanağı aranmalıdır.
Elbette suistimal önlenmelidir.
Elbette kamu kaynakları akılcı kullanılmalıdır.
Ama bu kriterler, hastanın önüne aşılmaz duvar gibi dikilirse adı denetim değil, erişim engeli olur.
Türkiye’de zaten SGK geri ödeme listesinde olmayan ilaçlar nedeniyle çok sayıda hasta yargı yoluna başvuruyordu. Şimdi çıkan bu yeni içtihadın, yalnız doktor raporuyla ödeme alınabildiği uygulamayı zorlaştıracağı ve mahkemelerin daha kapsamlı kanıt arayacağı belirtiliyor. Bu da birçok hasta için sürecin daha pahalı, daha uzun ve daha yıpratıcı hale gelebileceği anlamına geliyor.
İşte asıl itiraz burada yükseliyor:
Kanser hastasına,
“İlacın sana iyi geleceğini bir de ispat et” demek ne kadar acıdır.
Üstelik bunu, çoğu zaman son umut olarak görülen tedaviler için söylemek daha da acıdır.
Bir hukuk devleti, yaşam hakkını mali dipnotlara sıkıştıramaz.
Sosyal devlet, vatandaşına “ölüm pahalı, yaşam daha da pahalı” duygusu veremez.
Kanser hastasına uzatılması gereken el, yeni şart listesi değil; hızlı, adil ve insan onuruna yakışır bir erişim mekanizması olmalıdır.
Çünkü bazı kararlar hukuken savunulsa bile vicdanda mahkum olur.
Ve bu karar, birçok insanın yüreğinde şu cümleye dönüşmüştür:
“Bir an önce ölün, devleti fazla masrafa sokmayın.”