27 Şubat’ta yapılan çağrı, yakın tarihin en kritik siyasi metinlerinden biriydi.
PKK’nın bütün kollarına seslenen bir metindi. Açık, net ve tartışmaya yer bırakmayacak ifadeler içeriyordu:
Silahları bırakın.
Örgütü feshedin.
Ayrılıkçı hiçbir talebimiz yok.
Kültürel talepler dahil hiçbir ayrı hat izlenmeyecek.
Ardından gelen açıklamalarda bu çağrının SDG’yi de kapsadığı özellikle vurgulandı.
PKK, KCK ve DEM çevreleri “çağrıya uyacağız” dedi.
Meclis’te komisyon kuruldu.
Fesih ve silah bırakma sonrası yapılacak hukuki düzenlemeler konuşulmaya başlandı.
Yani devlet, bütün kurumlarıyla bir yol haritası ortaya koydu.
Siyaset, güvenlik ve hukuk aynı çizgide birleşti.
Ancak son haftalarda tablo değişti.
PKK fesih sürecini yavaşlattı.
SDG entegrasyonu askıya aldı.
“Kürdüm” diyen bazı siyasetçiler, yazarlar, dernekler ve kanaat önderleri ise “Terörsüz Türkiye’yi destekliyoruz” söylemi arkasına saklanarak farklı bir hatta yöneldi.
Söylem değişti.
Hedef değişti.
Gündem değişti.
Artık açıkça görülen şudur:
Bu kesimlerin bir kısmı, SDG’nin ABD desteğiyle kontrol ettiği Suriye’nin kuzeyinde fiilî bir yapı oluşmasını, zamanla bunun bir tür “devletçik”e dönüşmesini hayal etmektedir.
Bu hayalin önündeki en büyük engel ise bizzat Öcalan’ın 27 Şubat çağrısıdır.
Bu yüzden, paradoksal bir biçimde, Öcalan kendi kitlesi tarafından etkisizleştirilmiştir.
Çağrısı boşa düşürülmüş, söylemi sulandırılmış, etkisi sınırlandırılmıştır.
Siyasi gerçeklik şudur:
Bugün Öcalan’ın çizgisini en fazla sabote edenler, onun adını en fazla kullanan çevrelerdir.
Daha da önemlisi şudur:
Bu tavır yalnızca devlete karşı bir pozisyon değildir.
Bu tavır, Kürt toplumuna da büyük zarar vermektedir.
Çünkü Kürtlerin huzur, güvenlik, refah ve eşit yurttaşlık talebi ile;
etnik siyaset inşa etmeye çalışan mikro milliyetçi projeler aynı şey değildir.
Terörsüz Türkiye hedefi, Türkler kadar Kürtler için de hayati bir kazanımdır.
Bu hedefe karşı geliştirilen her örtülü sabotaj, Kürt toplumunun geleceğini de riske atmaktadır.
Eğer bu tutum bilinçli bir tercihle yapılıyorsa, bunun adı artık “siyasi hata” değil, ağır bir sorumluluktur.
Çünkü sonuçları bile bile bir süreci sabote etmek; ne iyi niyetle, ne ifade özgürlüğüyle, ne de demokratik siyasetle izah edilebilir.
Ve acı gerçek şudur:
Bu çizgi, Türkiye’de mikro ırkçı, kafatasçı söylemlerle aynı zeminde buluşmaktadır.
İki uç, görünürde karşıttır ama pratikte aynı sonucu üretmektedir:
Toplumsal bölünme.
Bugün gelinen noktada şunu açıkça söylemek gerekir:
27 Şubat çağrısına sadakat göstermeyen her tutum, yalnızca devlete değil, o çağrının sahibine de karşıdır.
Bu çizgi fiilen Öcalan’ı siyaseten bitirmiştir.
Belki de sorulması gereken soru artık şudur:
Öcalan’ın sonu mu geldi?
Yoksa onu bitirenler, kendi siyasal hesaplarıyla onun adını kullananlar mı oldu?
Tarih, bu sorunun cevabını not etmeye başladı bile.