Takvim yaprakları…
Nasıl da sonbahar yaprakları gibi hızla dökülüyor…
İki gün önce...
(8 Mayıs Cuma)
O'nun ölüm yıldönümüydü…
Koskoca “11 yıl”...
Nasıl da geçip, gidivermiş…
Hala…
O'nun TV’de yayınlanan unutulmaz filmleriyle…
Doyasıya kahkaha atabilmenin…
Dayanılmaz güzelliğini yaşıyoruz milletçe…
*
Söyler misiniz, açık ve net kalp diliyle…
Aranızda…
O'nun benzersiz “saf” gülüşünü unutan olabilir mi?
Yaşasaydı…
Bugün yine o gülen yüzüyle…
Size, bize, hepimize…
83 yaşına özel bir selam çakardı herhalde…
Ne diyebiliriz ki…
Ömrü o kadarmış…
*
Gerçek bir sahne yıldıydı…
Sevimliydi…
Neşeliydi…
Neşelendiriyordu…
Öyle ki...
Kendisi bile…
Dayanamayıp...
Kendisine gülüyordu!
*
Eczacı ve kimyager Prof. D. Ahmet Reşat Alasya'nın...
Altı evladından biri olarak...
İstanbul Şehzadebaşı'nda...
Gözlerini dünyaya açtı...
Bebekken bile çok güzel gülüyordu...
Kadere bakın ki…
Robert Koleji'nin orta bölümünü tamamlarken…
Babasını kaybetti…
Çalışmayan bir anne ile beş kardeşi gözünüzün önüne getirin…
Babadan kalan maaş kime yeterdi ki…
*
Okulu bıraktı; ekmek parasının peşine düştü…
Rehberlik yaptı, turistleri gezdirdi...
Yetenekliydi...
Bir yandan da “tabelacılık” ve “marangozluk” yapıyordu...
Aslında...
Kimselere çaktırmıyordu ama…
Bir gözü de “tiyatro sahnesi”ndeydi...
O yaştaki bakışıyla…
Sahnede çok para var zannediyordu...
Büyülü sahne ışıkları…
Gece yastığa başını koyduğunda O'nu uyutmuyordu…
Ve…
O sırada eve ekmek götürmeye çalışan…
Henüz 16'sına bile basmamış bir delikanlıydı…
*
O yıllarda...
Milli Türk Talebe Birliği'nin...
“Birlik Tiyatrosu” çok popülerdi...
Üniversiteli gençler...
Alkış tufanını peşinden sürükleyen...
Ve dahi acı acı güldüren oyunları sahneye taşıyorlardı…
Bi'gün dayanamadı…
Utanmayı bi'kenara bıraktı ve...
“Beni de alın aranıza!” deyiverdi...
O sırada...
Milli Türk Talebe Birliği'nin Tiyatro Sorumlusu Metin Akpınar'dı...
Ve...
“Bu tiyatroda stajyer olayım, para filan istemem!” diyen...
Bu hikayenin kahramanından sadece iki yaş büyüktü...
“Tamam...” dedi, tiyatro sorumlusu...
Sarıldılar birbirlerine...
Ve…
Bi'daha hiç ayrılmadılar…
*
Aradan bir, bilemediniz iki ay geçti...
O akşam...
Hidayet Sayın'ın ünlü eseri...
“Pembe Kadın” sahnelenecekti...
Üstelik, “perde” demeye az kalmıştı ve...
“Pembe Kadın”ı canlandıracak oyuncu ortada yoktu...
Rastlantıya bakın ki...
Bu hikayenin “esas oğlanı” o gece kulisteydi...
Metin Akpınar...
Tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan gence baktı ve anında kararını verdi:
“Pembe Kadın”ı oynar mısın?”
(Sahne sanatlarında çok eskiden beri kadın rolüne çıkan erkek oyuncu geleneği yaşatılıyordu... Bu rolün üstesinden gelenlere ise zenne deniyordu...)
*
Düşünebiliyor musunuz?
Zeki Alasya'nın...
San'at aleminde ilk rolünün “zenne” olacağı kimin aklına gelirdi ki?
*
Zeki Alasya'nın tiyatrodaki kaderi...
Haldun Taner'in “Devekuşu Kabaresi”ne katılmasıyla değişti...
Sahneledikleri her oyunla...
Aşk Olsun... Beyoğlu Beyoğlu... Deliler... Yasaklar...
Gişe rekorlarını paramparça ediyorlardı…
O kadar “tatlı ve iz bırakan” komedi yapıyorlardı ki...
Memlekette...
Zeki ile Metin'i tanımayan kalmamıştı...
*
Zeki Alasya...
64 film çevirdi...
27 filmde yönetmen koltuğundaydı...
Dokuz senaryoya imza attı...
Onlarca TV dizisini oyun gücüyle unutulmazlar arasına soktu...
Çok üretkendi...
Hayata “marangoz kalfası” olarak atılmış...
50'li yaşların ortasında “Devlet Sanatçısı” olmuştu...
*
Bilirsiniz…
“Her güzel şeyin bi'sonu vardır” diyenler...
Hep haklı çıkar...
Nitekim...
Sinan Çetin'in “Propaganda” filminde...
Metin Akpınar önemli bir rol üstlenirken...
Belki de ilk kez...
Zeki'cik yanında yoktu...
Tablo acıklıydı, yolun sonu görünmüştü...
Çeyrek asırlık beraberlik...
Tarihe karıştı...
(Sadece son filmleri Rus Gelin'de birlikte oynadılar...)
*
Ayrılık...
Zeki Alasya'da tsunami etkisi yarattı...
Para deyince eli çok açıktı...
Aslında...
Biraz da savurgandı...
Ticaret yapmaya kalktı...
İflas etmesi uzun sürmedi...
Borçları katlandı, tahammül edilmez hale geldi...
Gece gündüz arı gibi çalıştığı o günlerde…
Dostlarına hep şöyle diyordu:
“Çok yorgunum ama emekli olamam... Çünkü param yok... Param olmadıkça oynayacağım!”
*
O günlerde...
“Masonluk bir ahlak ve kardeşlik sistemidir” diyerek...
Mason oldu...
Masonluğa kabul edildiğinde...
Hala maddi sıkıntıları vardı...
*
Henüz 72 yaşında…
Karaciğer yetmezliğinden hayata veda ettiğinde...
Türkiye...
Sanat dünyasının büyük bir ustasını kaybetmenin...
Acısını yaşıyordu...
*
Bitiriyoruz...
Ağlarken güldürebilen...
Güldürürken ağlatan...
O Zeki Alasya var ya...
Hayatının son 40 yılında...
Dünyanın dört bir yanından...
Tam bin 170 adet “Buda Heykeli” topladı...
Türkiye'de benzeri olmayan bir koleksiyon oluşturdu...
O'na hep şu soruyu sordular:
“Neden sadece Gülen Buda heykeli topluyorsun?”
İşte o unutulmaz cevap:
“Çok sevimliler... Kendime benzetiyorum... Gerçekten de benziyorlar bana... Özellikle kulak memeleri neredeyse omzuna kadardır... Benimkiler de bayağı uzun... Gülen Buda'lar şımarık bir figür... Benimle benzeşiyor... Budist değilim ama Happy Budaları çok seviyorum...”
*
O koleksiyon yıllardır...
“Rahmi Koç Müzesi”nde sergileniyor ve...
Gerçekten…
Heykellerin tamamı gülümsüyor...
Büyük olasılıkla...
Şu anda…
Bulutların üstünden bize bakan Zeki Alasya gibi...
Nokta...
Sonsöz: “Bir gün Oscar ödülünü alacağız... O zaman ben yaşamıyor olursam, (Zeki demişti) dersiniz... / Zeki Alasya - Aktör, yönetmen...”