Türkiye’de laiklik tartışmaları her alevlendiğinde aynı cümleler dolaşıma girer:
“Toplum dindar.”
“Laiklik bu topraklara uymaz.”
“İnanca müdahale ediliyor.”
Oysa laiklik, bu ülkenin ithal bir tercihi değil; yaşanmış acıların, çökmüş bir imparatorluğun ve din adına siyaset yapanların yarattığı yıkımın içinden süzülerek doğmuş tarihsel bir zorunluluktur.
Bu gerçeği en iyi kavrayan isim de kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Atatürk’ün laikliği, çoğu zaman bilerek ya da bilmeyerek daraltılarak anlatılır. Oysa onun laiklik anlayışı yalnızca “din ve devlet işlerinin ayrılması” değildir. Laiklik; aklın özgürleşmesi, yurttaşın eşitlenmesi ve devletin kutsallıktan arındırılmasıdır.
Osmanlı’nın son yüzyılında devlet çökerken, bu çöküşün en önemli nedenlerinden biri siyasal iktidarın dini meşruiyet kalkanı haline getirilmesiydi. Yanlış kararlar sorgulanamazdı; çünkü “halife” konuşuyordu. Bilim susturulmuş, akıl bastırılmış, birey kul haline getirilmişti. İşte Atatürk’ün laikliği, tam da bu düzene karşı yükseltilmiş bir itirazdır.
Halifeliğin kaldırılması, eğitim birliği, Medeni Kanun’un kabulü, anayasanın laikleştirilmesi… Bunların hiçbiri dine karşı atılmış adımlar değildir. Aksine, dinin siyasetin kirli alanından kurtarılmasıdır. İnancı korumanın yolu, onu iktidarın oyuncağı olmaktan çıkarmaktır.
Bugün hala“laiklik yasaklar getiriyor” diyenler, şu sorulara yanıt vermek zorundadır.
Laiklik olmasaydı, farklı inançlar bu ülkede eşit yurttaş olabilir miydi?
Kadınlar boşanma hakkını, miras eşitliğini, eğitim özgürlüğünü elde edebilir miydi?
Devlet, bir mezhebin değil, herkesin devleti olabilir miydi?
Laiklik olmasaydı, ülkemiz bir bütün olarak kalır mıydı?
Atatürk’ün laikliği, dini yok saymaz; vicdana bırakır. Herkes ibadetinde özgürdür ve ona kimse karışamaz. Devleti ise akla, hukuka ve bilime teslim eder. Çünkü kutsallaşan devlet sorgulanmaz; sorgulanmayan devlet ise çürür.
Bugün laiklik tartışmaları aslında tek bir sorunun etrafında dönüyor:
Devlet kimin adına konuşacak?
Bir inancın mı, yoksa tüm yurttaşların mı?
Cumhuriyet bu soruya net bir yanıt vermiştir. Laiklik, bu yanıtın adıdır.
Ve şunu unutmamak gerekir:
Laiklik zayıfladığında yalnızca hukuk değil, inanç da yara alır. Çünkü siyasetle kirlenen din, toplumu birleştirmez; böler.
Laiklik ilkesi, 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan anayasa değişikliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri arasına girmiştir. Anayasanın 2. maddesinde açıkça şöyle yazılmıştır:
“Türkiye Cumhuriyeti; Cumhuriyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkilapçıdır.”
İşte bu tarihsel günde, Çiğli CHP İlçe Başkanlığı’nın davetiyle ilçe binasında düzenlenen toplantıda laikliği ve onun Cumhuriyet için neden vazgeçilmez olduğunu anlatacağım.
Çünkü mesele hala aynı yerde duruyor.
Ve mesele tam olarak budur.