Bu kişiler uzun süredir “Terörsüz Türkiye” sürecini destekliyormuş gibi görünerek, aslında ikili bir dil kullandılar. Kamuoyuna barış, kardeşlik ve demokrasi söylemi sunarken; arka planda SDG’yi meşrulaştırmaya, Suriye’nin zayıflığını ve Batı desteğini fırsata çevirerek yeni bir silahlı yapı inşa etmeye çalıştılar. Bu bir siyasi pozisyon değil, açık bir çelişkidir.
Daha da vahimi şudur:
Bu çizgi, Kürt halkını bölgesel güç mücadelelerinin piyonu haline getirmeye kadar varmıştır. Bugün İsrail’le temas arayışları, Batı projelerine eklemlenme çabaları, Kürtleri tarihsel olarak en fazla zarar görmüş oldukları dış müdahale senaryolarının içine sürüklemektedir. Bu tutum ne özgürlükçüdür ne de halkçıdır; bu tutum, sadece politik çıkarcılıktır. Burada acı bir kültürel karşılaştırma yapmak kaçınılmazdır.
Ahmet Kaya, bütün baskılara rağmen Filistin meselesinde, İsrail karşısında net bir vicdani tutum almış bir sanatçıydı. Tavrı tutarlıydı, çizgisi belliydi. Buna karşılık bazı isimler —örneğin Şivan Perwer örneğinde olduğu gibi— bugün İsrail’den medet uman, Batı projelerine umut bağlayan bir çizgiye savrulmuştur. Bu sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda ciddi bir ahlaki savrulmadır.
Bu savrulma, Kürt halkına hiçbir şey kazandırmaz. Tam tersine Kürtleri, büyük güçlerin bölgesel hesaplarında bir kez daha kullanışlı bir enstrümana dönüştürür.
Oysa tarihî ve sosyolojik gerçeklik son derece açıktır:
Bugün dünyada Kürtlerin en güçlü haklara, en geniş özgürlük alanına, en yüksek toplumsal temsile sahip olduğu ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir. Eğitimde, siyasette, kültürde, ekonomide, devlet mekanizmasında milyonlarca Kürt vatandaş bu ülkenin asli unsurudur. Bu bir inkâr değil, somut bir gerçektir.
Daha ileri bir ihtimal de ortadadır:
Eğer Suriye’deki Kürt yapıları 18 Ocak anlaşmalarına sadık kalır, silahlı yapılardan vazgeçer ve Suriye’nin devletleşme sürecine samimi katkı verirlerse, gelecekte Suriye’de de anayasal güvenceye kavuşmuş bir yurttaşlık düzeni mümkün olabilir. Bu da Kürtler açısından yeni bir kazanım alanı demektir.
Ama ne yazık ki bazı sözde aydınlar hâlâ “Kürtlerin devleti olmasın mı?” gibi sloganlarla toplumu provoke etmeye çalışıyor. Oysa burada mesele devlet değil; mesele silahlı yapıların halk adına konuşma yetkisini gaspetmesidir. Bu söylemler özgürlük üretmiyor, sadece gerilim ve kutuplaşma üretiyor.
Kürt halkı artık şunu görmek zorundadır:
Silahlı yapıların arkasına takılmak, Kürtlerin geleceğini büyütmez; tam tersine, onları bölgesel hesapların malzemesi haline getirir. Gerçek kazanım, devlet içinde güçlenmekle, hukuk içinde temsil edilmekle, siyaset içinde yer almakla mümkündür.
Bugün yapılması gereken şey açıktır:
Terörsüz Türkiye sürecine samimiyetle destek vermek. Terörsüz bölge hedefini sahiplenmek. Kürtlerin geleceğini silahın değil hukukun belirlemesini istemek. Bunun dışındaki her tutum, ister istemez Kürt halkına da, Türk toplumuna da zarar verir.