Türkiye’de gazetecilik yeni bir evreye geçti.
Artık haber yazılmıyor…
Sipariş takip ediliyor!
Artık köşe yazıları birilerinin talimatı ile dile geliyor.
Yaz gazeteci yaz…
“Bugün mutlak butlanı mutlaka yaz”
“Enflasyon düşüyor” dersin.
“İmamoğlu çetesini öyle bir çökert ki, belini doğrultamasın”
İktidarın en etkili olduğu söylenilen Abdülkadir Selvi ve Ahmet Hakan’ın ipliğini pazara çıkardılar.
Üstelik bunu söyleyen de “dış güçler” falan değil…
Muhalif bir gazeteci değil…
Solcu bir sendikacı değil…
CHP’li bir üst yönetici değil.
Bizzat aynı mahallenin içinden biri.
Cem Küçük çıkmış, TGRT ekranında öyle şeyler anlatmış ki…
İnsan “Biz yıllardır boşuna mı konuşuyormuşuz?” diye soruyor.
+++
Bakın iddia ne:
Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan yazıları “istişareyle” yazıyormuş.
Yani öyle oturup “Ben ne düşünüyorum?” diye yazmıyor…
“Acaba yukarı ne düşünüyor?” diye kaleme alıyor!
Gazetecilikte yeni yöntem çok uzun süredir uygulanıyor.
Önce fikir değil,
önce telefon geliyor!
Şu konuyu yaz, emredersiniz.
Bu kişiye bir giydir, derhal…
Şu kişiye haddini bildir, ne demek.
Reisimizin selamı var, yaa aleyküm selam…
İşte Cem Küçük’ün anlatımıyla Ahmet Hakan…
+++
Ama asıl bomba başka…
Abdülkadir Selvi söylenenler!
“Yüzde 100 talimatla yazıyor” denmiş.
Yüzde 100!
Bakın yüzde 50 değil… Yüzde 80 değil…
“Biraz fazla etkileniyor” değil…
Tak diye geliyor emir, şak diye hizaya giriyor Selvi’nin kalemi.
Mürekkebi bile saraydan…
Tam bağımsız talimatlı gazetecilik!
Böyle bir kavram dünya literatürüne girerse şaşırmayın.
+++
Şimdi düşünün…
Sabah gazete açıyorsunuz.
“Acaba bugün ne olmuş?” diye okuyorsunuz.
Meğer olan biteni değil,
olması isteneni okuyormuşsunuz!
Haber değil…
Fragman!
Gazete değil…
Pilot bölüm!
+++
Program sürerken Pınar Işık Ardor bile dayanamamış, dile gelmiş, “Sen her şeyi ortaya döküyorsun!” demiş.
Yani ortada artık saklanacak, gizlenecek bir şey kalmamış.
Tüm kirli çamaşırlar ortaya serilmiş.
Herkes biliyor ama ilk kez biri, üstelik aynı cepheden, aynı çanaktan biri bu kadar rahat söylüyor.
+++
Bir de “yukarı” meselesi var.
Şamil Tayyar isyan etmiş:
“Bu yukarısı ne kardeşim?” diye.
Gerçekten…
Bu “yukarı” neresi?
Bulutların üstü mü?
Yoksa gazeteciliğin altı mı?
+++
Eskiden gazeteciler haber kovalar, belge arardı.
Şimdi bazıları sinyal bekliyor.
Eskiden “manşet atlatmak” vardı.
Şimdi “mesaj kaçırmamak” var.
Eskiden gazeteci soru sorardı.
Şimdi bazıları soru almıyor, talimat alıyor.
+++
Ve en güzel cümle, final cümlesi.
“Ben bağımsızım” diyor Cem Küçük.
Tabii ki bağımsız!
Bu ülkede herkes bağımsız…
Ama ne hikmetse herkes aynı yerden konuşuyor!
Aynı kelimeler…
Aynı başlıklar…
Aynı hedefler…
Tesadüf mü?
Tabii ki…
Türkiye’de en bol şey zaten tesadüf!
+++
İşin özeti:
Gazetecilik görünümünde bir şey var.
Ama içinde gazetecilik yok.
Kalem var…
Ama mürekkep başkasının.
Yazı var…
Ama cümleler başkasının.
İmza var…
Ama irade başkasının.
Okur ne yapsın?
Gazeteyi açınca önce şunu mu sorsun:
“Bugün kim yazdı?”
Yoksa…
“Bugün kime yazdırıldı?”
Bu tabloyu artık muhalifler değil…
Kendi içlerinden biri anlatıyor.
Demek ki mesele iddia değil…
Durum tespiti.
Hayırlı olsun.