KARANLIĞIN ADI HEATHCLİFF...

Abone Ol

Bazı karakterler vardır; sadece bir roman sayfasından çıkıp hayatınıza yerleşmez, aynı zamanda insan ruhunun karanlık kuytularını yüzünüze çarpar. Uğultulu Tepeler’in merkezindeki Heathcliff de tam olarak böyledir. Onu anlamaya çalıştığınız her an, içinizde saklı tuttuğunuz bütün duygular teker teker sorgulanır. Çünkü Heathcliff insanın hem en derin sevgisini hem de en dipsiz kötülüğünü aynı bedende taşıyabileceğini kanıtlayan bir karakterdir.

Herkesin merak ettiği o soru vardır: “Heathcliff neden böyle biri oldu?”

Cevap aslında acı verici ölçüde basittir. Çünkü insan bazen en çok sevdiği kişi tarafından en derin yaraları alır. Catherine’in, sevdiği adamı prestiji uğruna bir kenara atmasıyla başlayan o kırılma, Heathcliff’in ruhunu sadece paramparça etmedi; içindeki tüm iyi duyguları da bir daha yeşermeyecek şekilde kuruttu. Küçük yaşlardan itibaren itilip kakılan, hor görülen, hiç sevilmeyen bir çocuğun, büyüdüğünde bir karanlık karaktere dönüşmesi şaşırtıcı değildir elbette. Ancak Emily Brontë, bu dönüşümü öyle bir anlatır ki okur, vicdanının sınırlarında dolaşırken bile hangi tarafta duracağına karar veremez.

Heathcliff’in en büyük trajedisi sevmenin onu iyileştirmemesi değil, tam aksine onu cehennemin en dibine sürüklemesidir. Çünkü o, sevgiyi bir kurtuluş değil, bir intikam aracına dönüştürür. İçindeki öfke, kin, nefret öyle büyüktür ki Catherine’in ölümü bile onu yumuşatmaya yetmez. Hatta sanki ölüm, içinde bir yerlerde saklı kalmış o son iyiliği de söküp alır.

Ve işte tam bu noktada okur için zihin karışıklığı başlar.

Bir yandan, gördüğü onca kötülüğe rağmen içindeki kırılmış çocuğu görürsünüz. Diğer yandan, yaptığı hiçbir acımasızlığı mazur göremeyecek kadar kötülüğün sınırlarını zorladığına şahit olursunuz. Bir babanın kendi oğluna hayvan muamelesi yapacak kadar gözü dönmüş bir adam olması… Bir intikam uğruna masum çocukları bile alet etmesi… Haksızlık değil; korkutucu. Hem de ürpertici bir gerçeklikte.

Öyle bir karakter ki, cehennemden kovulmuş olsa ilk sırada onun adı yazardı.

Yine de… Tüm bu kötülüklerin içinde tuhaf bir şey olur:
Kızamazsınız.
Anlayamazsınız da. Ama içinizden kötü bir söz çıkmasına da izin vermez bir tarafınız. Sanki Heathcliff, yazarın kelimelerinden çok daha fazlasını temsil eder: İnsanın en karanlık yanı ile en çaresiz halinin birleştiği nokta.

Ölürken bile gülümseyen bir adam düşünün… Ne gördüğünü bilmiyoruz. Catherine’in siluetini mi? İçine sinmiş kötülüklerin nihayet biteceğini mi? Ya da belki hiçbir şey…
Ama bildiğimiz tek bir şey var: Heathcliff son nefesinde bile Catherine’i rahat bırakmayacaktı.

Bugün o kitabı bitirdiğimde, yalnızca bir romanı kapatmış gibi hissetmedim. Sanki gerçek dünyanın cürümlerinden soyulup, insan ruhunun karanlığını en çıplak haliyle görmüş gibi oldum. Kötülüğün, intikamın, kırılmışlığın ve aşırı sevmenin aynı bedende nasıl can bulduğunu okudum. Nihayetinde şunu fark ettim:

Sevgi, doğru ruhta bir çiçek açtırır; yanlış ruhta ise bir cehennem yakar.

Ve Heathcliff, o cehennemin en karanlık köşesinde yaşamayı seçen adamdı.