Eski dünya düzeni çöktü. Artık ne Birleşmiş Milletler işe yarıyor, ne Birleşmiş Milletler Şartı dikkate alınıyor, ne Birleşmiş Milletler bildirileri ciddiye alınıyor… Ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ne Uluslararası Ceza Mahkemesi, ne de Uluslararası Adalet Divanı…
Hiçbirisi ciddiye alınmıyor.
Çünkü yeni dönemde kural çok net:
Elinde güç olan, bu gücü nasıl kullanacağına kendisi karar veriyor ve uyguluyor.
Son aylarda ABD ve İsrail’in yaptığı gibi…
Uluslararası hukuk mu?
Kâğıt üzerinde var.
Ama sahada karşılığı yok.
Karar alınıyor, uygulanmıyor.
Karar veriliyor, tanınmıyor.
Mahkeme kuruluyor, ama hükmü yok.
Dünya artık açık açık şunu söylüyor:
“Gücün varsa hukuk sensin.”
Peki bu sürdürülebilir mi?
Hayır.
Çünkü kuralsızlık, sadece zayıfları değil, güçlüleri de bir süre sonra yutar.
Herkesin kendi hukukunu uyguladığı bir yerde, çatışma kaçınılmaz olur.
Bu nedenle dünya, yeni bir düzen kurmak zorunda.
Peki bu düzeni kim kuracak?
Bugünkü tabloya bakınca şunu görüyoruz:
Bir tarafta mevcut düzeni kurmuş ama artık kendisi de ihlal eden Batı,
diğer tarafta alternatif oluşturmaya çalışan yeni güç merkezleri,
ve arada kalan ama giderek ağırlığını hissettiren ülkeler…
İşte Türkiye tam bu noktada duruyor.
Türkiye; hem komşu coğrafyaları bilen, hem sahayı okuyan, hem de gücü olan bir ülke.
Ne tamamen mevcut düzenin içinde, ne de tamamen dışında.
Bu nedenle Türkiye’nin bu yeni dünya düzenine dair bir söz söylemesi gerekiyor.
Peki bu söz ne olmalı?
Çok net:
Ne kağıt üzerinde kalan bir hukuk,
ne de tamamen güce dayalı bir düzen…
Gerçekçi, uygulanabilir ve adil bir dünya düzeni.
Türkiye, sadece eleştiren değil, öneri sunan bir ülke olmak zorunda.
Sadece tepki veren değil, yön veren…
Çünkü yeni dünya düzeni kurulacak.
Bu kaçınılmaz.
Asıl mesele şu:
Türkiye bu düzenin kurucularından mı olacak,
yoksa kurulan düzene uymak zorunda kalanlardan mı?
İşte bütün mesele burada.