EMEKÇİLER EZİLİYOR FARKINDA MISIN?

Abone Ol

Bir ülkenin gerçek durumu, yüksek binaların camlarından değil; sabahın erken saatlerinde işe gitmek için durakta bekleyen işçinin yüzünden okunur. Gerçek tablo, makam odalarında hazırlanan raporlarda değil; Pazar filesini eline alıp tezgâh tezgâh dolaşan ama yine de eksikle eve dönen annenin sessizliğinde görülür. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. İnsanlar artık sadece yaşamıyor, hayatta kalmaya çalışıyor.

Eskiden geçim sıkıntısı belirli kesimlerin sorunu gibi görülürdü. Bugün ise toplumun neredeyse her kesimi aynı yükün altında eziliyor. Emekçi eziliyor, emekli eziliyor, öğrenci eziliyor, küçük esnaf eziliyor. İnsanlar çalışıyor ama karşılığını alamıyor. Yoruluyor ama rahatlayamıyor. Çabalıyor ama bir adım ileri gidemiyor.

Pazara çıkan vatandaş artık ihtiyacını değil, fiyat etiketini düşünüyor. Markete giren bir insan önce ne alacağını değil, neyi alamayacağını hesaplıyor. Bir aile için en temel ihtiyaçları karşılamak bile büyük bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Anne ve babalar çocuklarını okula gönderirken yaşadıkları mahcubiyeti belki kimse tam olarak anlatamıyor. Çocuğunun cebine harçlık koyamamak, “Bugün idare et” demek, bir ebeveyn için sadece ekonomik değil, duygusal bir yıkımdır.

Sokakta bunu çok görüyoruz. Sessizce yaşayan ama içten içe yorulan insanları… Kimisi bunu belli etmiyor, kimisi gülümsemeye çalışıyor ama gerçek değişmiyor. Çünkü hayat artık insanlara nefes aldırmıyor. Elektrik faturası ayrı dert, kira ayrı dert, ulaşım ayrı dert, mutfak ayrı dert. İnsanlar ay sonunu değil, bazen haftayı nasıl çıkaracağını düşünüyor.

En acı olanlardan biri de gençlerin durumu. Çünkü bir ülkenin geleceği, bugünün gençlerinin omuzlarında yükselir. Ama bugün birçok genç kendi geleceğini kurmaya çalışmak yerine hayatta kalma mücadelesi veriyor. Üniversite okumak artık sadece akademik bir hedef değil, ekonomik bir dayanıklılık sınavına dönüştü. Ev kirası, yurt masrafı, yemek, ulaşım, kitap giderleri… Bir öğrencinin sadece eğitimine odaklanabilmesi artık neredeyse lüks haline geldi.

Kaç genç dershaneye gitmek istiyor ama gidemiyor? Kaç öğrenci öğle arasında arkadaşları yemek yerken “Canım istemiyor” diyerek aç kalıyor? Kaç genç ailesine yük olmamak için gece çalışıp gündüz derse giriyor? Bunlar rakamlardan ibaret meseleler değil. Bunlar hayatın içinden gerçek hikâyeler.

Bir öğrencinin eğitimini yarıda bırakması sadece bireysel kayıp değildir; ülkenin geleceğinden eksilen bir umuttur. Çünkü eğitimden kopan her genç, yarının üretiminden, biliminden, gelişiminden de kopuyor.

Emeklilere baktığımızda da tablo farklı değil. Yıllarca çalışmış, üretmiş, vergi vermiş insanlar bugün en temel sosyal ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyor. Bir emeklinin arkadaşlarıyla oturup çay içmesi neden lüks olsun? İnsanlar ömürlerinin büyük bölümünü çalışarak geçirdikten sonra huzur içinde yaşamayı hak etmiyor mu?

Ama bugün birçok emekli dışarı çıkmadan önce cebindeki parayı hesaplıyor. “Bir çay içersem dönüş yoluna yeter mi?” diye düşünen insanlar var. Torununa harçlık veremeyen dedeler, mutfak alışverişini eksilterek yaşamaya çalışan büyüklerimiz var. Bu sadece ekonomik mesele değildir; bu aynı zamanda insan onuru meselesidir.

Esnaf da aynı çıkmazın içinde. Mahalle kültürünün en önemli parçası olan küçük işletmeler ayakta kalma savaşı veriyor. Sabah dükkân açıp akşama kadar siftah yapamayan insanlar var. Artan maliyetler, kiralar, vergiler, giderler derken birçok esnaf için iş yapmak değil, dükkânı açık tutabilmek başarı sayılıyor.

Bir zamanlar mahallenin canlı noktası olan dükkânlar birer birer kapanıyor. Bununla birlikte sadece işletmeler değil; umutlar da kapanıyor. Çünkü küçük esnaf sadece ticaret yapmaz, bulunduğu çevrenin sosyal yapısını da ayakta tutar.

Toplumun en çok canını yakan şeylerden biri de duyulmama hissidir. İnsanların en büyük öfkesi bazen ekonomik sıkıntının kendisinden bile değil; bu sıkıntının yeterince görülmediğini düşünmelerindendir. Çünkü vatandaş şunu soruyor: “Bizi gerçekten duyan var mı?”

Bu halk kimseyi yüksek duvarların arkasında rahat etsin diye seçmiyor. İnsanlar çözüm üretilsin diye yetki veriyor. Adalet güçlensin diye güven duyuyor. Ekonomi rahatlasın diye umut ediyor. Gençler eğitimine devam etsin, aileler huzurla yaşasın, çalışan emeğinin karşılığını alsın diye beklenti içine giriyor.

Kimse mucize beklemiyor. Halkın istediği şey çok açık: Gerçek sorunların görülmesi, samimi çözümler üretilmesi ve toplumla aynı hayatın hissedilmesi.

Ben de bu toplumun bir bireyi olarak çevremde çok şey görüyorum. İnsanların konuşurken sesini kısmaya başladığını görüyorum. Çünkü geçim sıkıntısı artık mahrem bir yara gibi taşınıyor. İnsanlar borçlarını saklıyor, sıkıntılarını gizliyor, “İdare ediyoruz” diyor ama aslında etmiyorlar.

Bir markette kasada ürün geri bırakan insan gördüğünüzde bunu unutamıyorsunuz. Bir babanın çocuğuna “Bu ay alamayız” derken yüzündeki ifadeyi gördüğünüzde içiniz burkuluyor. Gençlerin umut yerine yurt dışı hayali kurduğu bir ortamı gördüğünüzde düşünmeden edemiyorsunuz.

Bu ülkenin insanı çalışkandır. Mücadele etmeyi bilir. Yoklukta sabretmeyi de bilir. Ama sabır sonsuz değildir. İnsanların sadece dayanmasını beklemek çözüm değildir.

Ekonomi sadece rakamlarla yönetilmez; insan hayatıyla yönetilir. Bir ülkenin başarısı sadece büyüme verileriyle değil, vatandaşın huzuruyla ölçülür. Eğer insanlar sabah uyandığında geleceğe dair kaygı hissediyorsa, orada çözülmesi gereken gerçek meseleler vardır.

Gençler umutsuzsa, emekliler yalnızsa, emekçiler yorgunsa, esnaf çaresizse; mesele sadece ekonomi değildir, toplumsal vicdan meselesidir.

Artık insanların biraz nefes almaya ihtiyacı var. Çalışanın emeğinin değer gördüğü, öğrencinin eğitimden kopmadığı, emeklinin sosyal hayattan çekilmediği, esnafın kepenk kapatmadığı bir düzen ihtiyacı var.

Çünkü bu ülke sadece binalardan, kurumlarдан ya da sayılardan ibaret değil. Bu ülke; sabah işe giden işçidir, okuluna koşan öğrencidir, çocuğunu düşünen annedir, torununu seven emeklidir, dükkânını açan esnaftır.

Ve unutulmamalıdır:

Bir toplumun gerçek gücü, en rahat yaşayanların konforunda değil; en çok zorlananların ne kadar ayakta kalabildiğinde ölçülür.

Bugün emekçiler eziliyorsa, buna sadece bakmak yetmez.

Fark etmek gerekir. Dinlemek gerekir. Ve en önemlisi, çözüm üretmek gerekir.