Devlet okullarındaki eğitim sözde ücretsiz, ama gerçekte veliler için bitmeyen bir masraf kapısı haline gelmiş durumda. En temel ihtiyaçlar bile karşılanmıyor: Okulların temizlik personeli yetersiz, hatta çoğu zaman yok; temizlik malzemesi, fotokopi kâğıdı gibi ihtiyaçlar için dahi velilerden para toplanıyor. Çocuğunun beslenmesini zor hazırlayan dar gelirli ailelerden, okulun hijyenik malzemelerini karşılaması bekleniyor – böylesi bir sistem olur mu? Bu koşullar altında “eğitim için bakanlığa ayrılan devasa bütçe nereye gidiyor?” diye sormak hakkımızdır. Milli Eğitim Bakanlığı’na 2024 yılında 1 trilyon 90 milyar TL bütçe ayrıldı; bu kadar yüksek bir bütçeye rağmen okulların dökülen hali için mantıklı bir açıklama var mı gerçekten?
Birçok devlet okulu dökülüyor, bakım-onarım eksik. Sınıflar kalabalık, teknolojik altyapı zayıf. Temel ihtiyaçlar bile velilerin sırtına yükleniyor. Eğitim için ayrılan bütçe ise kâğıt üstünde devasa, fakat öğrencilerin ihtiyacına gelince ortada yok. Bu denklemin hesabını kim verecek?
İktidar, eğitimde istikrarsızlığı adeta politika haline getirdi. Neredeyse her bakan değişikliğinde sistem silbaştan yenilendi, müfredat oynanmadık yer bırakılmadı. Son 20 yılda tam 18 kez eğitim sistemi değişti, 4 kez müfredat yenilendi; sınav sistemleri defalarca elden geçti. Eğitim adeta bir yaz-boz tahtasına döndü. İstikrarın olmadığı yerde kalite olabilir mi?
Dünya genelindeki raporlara baktığımızda başarı oranlarımızın sürekli gerilediğini görüyoruz. OECD verilerine göre öğrencilerimizin başarı performansı her yıl biraz daha düşüyor, lise ve üniversite giriş sınav sonuçları bunun en somut kanıtı. Bilim ve teknoloji çağında, bizim eğitim politikamız maalesef bilimi ikinci plana atıp ideolojik hamlelerle zamanı geriye sarmaya çalışıyor. Müfredatta bilimi ilerletmek yerine “dine daha çok ağırlık verilmesi” gibi açıklamalar yapılıyor ve bu yaklaşım Türkiye’yi çağdaş dünyadan koparıyor. Sonuç ortada: Devlet okullarında kalite yerlerde sürünüyor, çocuklarımız nitelikli eğitim alamıyor.
Özel Okullar: Parası Olanın Okulu, Olmayanın Kâbusu
Devlet okullarının bu hali, çareyi özel okullarda arayan velilerin sayısını artırdı artırmasına ama orada da başka bir facia ile karşı karşıyayız. Özel okulların ücretleri astronomik boyutlarda – orta gelirli bir ailenin bırakın birkaç çocuğunu, tek bir çocuğunu bile özel okula göndermesi artık hayal oldu. Ücretler uçmuş durumda, ama eğitimin kalitesi ücretlerle doğru orantılı değil.
Özel okul yıllık ücretleri öyle seviyelere ulaştı ki orta sınıf için özel okul lüks haline geldi. Ülkedeki ekonomik krizin de etkisiyle orta direk yoksullaştı ve özel okula erişim imkânı çoğu aile için ortadan kalktı. Eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşiyor; parası olan çocuğunu özel okula yollarken, dar gelirli çaresizce devlet okulunun eksikleriyle boğuşuyor.
Peki onca parayı verenler karşılığında gerçekten kaliteli eğitim alabiliyor mu? Maalesef çoğu zaman hayır. Türkiye’de gerçekten dünya standartlarında eğitim veren özel okul sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Geri kalan pek çok sözde kolej, tabela okulu olmaktan öteye gitmiyor. Hatta bazı özel okullarda, veli memnuniyeti adına not şişirme gibi etik dışı uygulamalar bile görülüyor. Bir öğrencinin şu çarpıcı ifadesi durumu özetliyor: 7 yıl özel okulda okumuş bir genç diyor ki “Özel okulda okuyan bir arkadaşım LGS’de 290 puan aldı ama okul sınavlarında hep 100 puan alıyor. Burada bir terslik var.”. Yani akademik başarı kâğıt üstünde yüksek gösteriliyor, ama gerçek hayatta karşılığı yok. Bu, özel okulların bir kısmında eğitimin göstermelik olduğunun kanıtıdır.
Eğitim alanı ne yazık ki piyasacı bir mantığa teslim edilmiş durumda. Para odaklı bir işletmecilik zihniyeti, özel okulların çoğunda eğitimin önüne geçmiş halde. AKP iktidarının yıllardır uyguladığı politikalar sonucu eğitim, kamusal bir hizmet olmaktan çıkıp parası olanın satın alabildiği bir meta haline geldi. Nitelikli eğitim artık parasını verenlerin ayrıcalığına dönüşmüş durumda. Özel okulların çoğu adeta birer ticarethane gibi çalışıyor; öncelikleri kaliteli insan yetiştirmek değil, kar etmek. Eğitimde piyasa düzeni hakim olunca, öğrenciler müşteri, okullar şirket, öğretmenler de ucuz işgücü olarak görülüyor.
Öğretmenler Geçim Derdinde, Eğitim Can Çekişiyor
Özel okul öğretmenleri, taban maaş talebiyle 2024 Mayıs’ında Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde eylemde. Eğitimciler haklarını aramak için artık sokaklara çıkmak zorunda kalıyor.
Eğitim sisteminin bel kemiği olan öğretmenlerimiz ne durumda peki? Ne yazık ki öğretmenler cephesinde de manzara vahim. Özellikle özel okullarda çalışan öğretmenler, düşük maaşlar ve yetersiz özlük hakları nedeniyle geçim savaşı veriyor. Bu şartlarda öğretmenlerden kaliteli eğitim çıkarmaları bekleniyor – tam bir akıl tutulması!
Özel sektör öğretmenleri arasında asgari ücret seviyesinde maaş alan o kadar çok kişi var ki, durumu “öğretmen sömürüsü” diye tanımlasak abartmış olmayız. Bugün pek çok özel okul öğretmeni ay sonunda eline geçen maaşla ancak yaşamını idame ettirebiliyor, bazıları asgari ücrete talim ediyor. Bir yanda öğrencilerine en iyi eğitimi vermeye çalışan bu öğretmenler, öte yanda asgari ücrete yakın maaşlarla hayatta kalma mücadelesi veriyor. Ücretler enflasyon karşısında erirken, özel okul patronları kârlarına kâr katıyor. Bu düzende öğretmene “kendini eğitime ada” demek, insafsızlık değil de nedir?
Özel okullarda çalışan hocalar tüm özlük haklarını alabiliyor mu? Maalesef hayır. Birçok özel kurum, öğretmenine hak ettiği sosyal güvenceleri dahi sağlamıyor. Devlet okullarında çalışan bir öğretmen tam sigorta ve devlet güvencesine sahipken, özel okullarda sigorta primleri eksik yatırılan, sosyal hakları tam verilmeyen öğretmenler var. İş güvencesi deseniz, yine özel sektördeki öğretmenler için durum vahim: Sözleşmeler yıl bazında yapılıyor, performansa göre keyfi işten çıkarmalar yaşanabiliyor. Yani öğretmen “ acaba seneye işim olacak mı?” endişesiyle çalışıyor. Böylesi baskı altındaki bir insandan verimli olmasını beklemek hayaldir.
İktidarın yıllardır dile getirdiği “özel sektör kamudan iyidir” masalı eğitimde de çöktü. Rakamlar yalan söylemez: 2025 itibarıyla özel okul öğretmen maaşları, devlet okullarındaki meslektaşlarına kıyasla bariz biçimde daha düşüktür. Devlette kıdeme göre ortalama 50-60 bin TL aylık alan bir öğretmen varken, özelde birçok öğretmen 17-20 bin TL bandında – yani neredeyse asgari ücret düzeyinde – maaşa talim ediyor. Arada uçurum var. Üstelik kamuda tüm yılın emeğine karşılık lojman, ek ders ücreti, uzun tatil gibi imkanlar varken; özelde bunların çoğu yok. Hal böyleyken, kaliteli ve deneyimli öğretmenler ya kamuda çalışmayı tercih ediyor ya da yurtdışına gidiyor, özel okullarda ise genelde genç ve deneyimsiz (ve ucuza razı) kadrolar kalıyor. Bu da doğrudan eğitim öğretimin kalitesine yansıyor.
Öğretmenlerimiz öyle bir noktaya geldi ki artık haklarını aramak için sokaklara çıkıyorlar. 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde bile birçok öğretmen derse girmek yerine grevde, eylemdeydi. Özel sektörde çalışan öğretmenler defalarca taban maaş ve güvenceli çalışma talebiyle bakanlık önünde basın açıklamaları yaptı, polis barikatlarıyla karşılaştı. “Geçinemiyoruz” feryadı her yerde yükseliyor. Düşünün ki öğretmenlik gibi kutsal bir mesleğin mensupları, öğrencilerini bırakıp geçim derdini haykırmak zorunda kalıyorlar. Bu tablo utanç vericidir. Kafası ev kirasında, faturada, mutfak masrafında olan bir öğretmen sınıfta ne kadar verimli olabilir? Öğretmenlerin hakkını vermeden eğitimde kaliteyi yükseltemeyiz – nokta.
Yirmi Yıllık Zihniyetin Eğitime Faturası
Bütün bu sorunların kaynağında ne yatıyor? Cevap çok net: Yirmi yıllık siyasi zihniyetin eğitim alanını bilerek ve isteyerek ihmal etmesi, yanlış yönlendirmesi. 2002’den bu yana tek parti yönetiminde eğitim sistemimiz adeta yapboz tahtasına çevrildi, ideolojik hedeflere kurban edildi.
AKP iktidarında 9 farklı Milli Eğitim Bakanı görev yaptı; her gelen bakan, selefinin politikalarını sıfırlayıp kendi deneme tahtasını oluşturdu. Sonuç? Bir türlü istikrar yakalayamayan bir sistem. 21 yılda 18 kere değişen eğitim modeli, 4 kere değişen müfredat var. Bu kadar köklü değişimin amacı neydi? Hiçbiri eğitimin özünü iyileştirmedi, tam tersine sistemi allak bullak etti. Çocuklarımız ve öğretmenlerimiz bu keyfi değişimlerden bıktı.
Eğitim sistemi bu dönemde siyasallaştırıldı ve dinselleştirildi. İktidar, okulları kendi ideolojik bakışına göre şekillendirdi. Eğitimi, “kindar ve dindar nesil” yetiştirme hedefinin aracı haline getirdiler. Eğitim-Sen başkanının dediği gibi *“AKP, eğitimi patronların ve cemaatlerin isteklerine göre tanzim etti; yetmedi, gericileştirdiler, dinselleştirdiler, piyasalaştırdılar”*. Yani hem devlet okullarını çağdaş bilimsel çizgiden uzaklaştırdılar, hem özel okullarda piyasacı düzeni teşvik ettiler. Devlet okullarında müfredatı bilimden ziyade ideolojiyle doldurmak, imam-hatip okullarını plansız biçimde çoğaltmak, laik eğitimi zayıflatmak hep bu dönemin icraatları. Sonuç? Uluslararası değerlendirmelerde son sıralarda gezinen, PISA testlerinde sınıfta kalan bir ülke. Gençlerimiz analitik düşünme, problem çözme becerilerinde akranlarının gerisine düşüyor. Kaliteli eğitim alabilen yalnızca belli bir zümrenin ayrıcalığı haline geliyor. Bu sınıfsal uçurum her geçen yıl daha da açılıyor.
AKP döneminde kamusal ve parasız eğitim ideali rafa kalktı, yerine “özel okul aç, para kazan” mantığı teşvik edildi. Devlet, kendi okullarını iyileştirmek yerine özel okulları destekleyen politikalar izledi. Vergi teşvikleri, arsa tahsisleri ile özel okullar palazlandırıldı. Milli Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturan bazı isimler aynı zamanda özel okul zinciri sahipleri veya onların temsilcileriydi – çıkar çatışmasının aleni hali! Eğitimde kamusal sorumluluk zayıflarken ticari mantık güçlendi. Bugün geldiğimiz noktada nitelikli eğitim parayla satılan bir meta haline gelmiştir. Parası olanın çocuğu kolejlerde yabancı dil öğrenip dünya vatandaşı olurken, dar gelirlininki kalabalık sınıflarda temelini bile alamıyor. Bu adaletsizlik kabul edilemez.
Sadece ilköğretim ve lise değil, üniversitelerimiz de benzer bir gerilemenin kurbanı oldu. Onlarca yeni üniversite açıldı ama kağıt üzerinde. Dünya sıralamalarına baktığımızda Türkiye’den sadece birkaç üniversite ilk 500’e girebiliyor. ODTÜ’nün URAP raporuna göre, belirlenen 23 “araştırma üniversitesi”nden sadece 12’si geçtiğimiz yıl dünya çapında ilk 500’e girebildi; 15 üniversitemiz herhangi bir listede ilk 500’e dahi giremedi. Bu durum yükseköğretimde de niteliğin değil niceliğin arttığını, bir avuç kurum dışında kaliteye ulaşamadığımızı gösteriyor. Akademik özgürlüklerin tırpanlandığı, liyakat yerine sadakatin ödüllendirildiği bir ortamda üniversitelerin dünya liginde esamesi okunmaması şaşırtıcı mı?
İşte bütün bu tablo, 21 yıllık iktidarın eseridir. Eğitimin niteliği her geçen gün azalmıştır; kamusal ve bilimsel eğitim anlayışı terk edilmiş, yerine piyasa mantığı ve ideolojik dayatmalar almıştır. En acısı da, ülkeyi bu hale getirenler bile artık gerçeği inkâr edemiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “eğitim alanında başarısız olduk” itirafı hafızalara kazınmış durumda. Yirmi yılın sonunda bizzat iktidarın kendisi “başarısızız” diyorsa, biz ne diyelim? Bu söz, bir özeleştiri değil, koca bir neslin heba edildiğinin ilanıdır.
Son söz: Eğitimi ihmal eden bir iktidar, aslında ülkenin geleceğini karartır. Bugün devlet okullarında çocuklarımıza çağdaş, bilimsel, ücretsiz bir eğitim veremiyorsak; özel okullar ticarethaneleşmiş, öğretmenlerimizin yüzü gülmüyorsa bunun sorumlusu bu düzene göz yumanlardır. Unutmayalım, eğitimden tasarruf olmaz, ülkenin geleceğinden tasarruf olmaz. Yirmi yıllık hataların faturası ağır oldu. Artık yeter! Gelecek kuşaklar için, ülkemizin aydınlık yarınları için eğitimde köklü bir değişim şart. Öğretmenine değer veren, öğrencisine eşit fırsat sunan, bilimi rehber edinen bir eğitim sistemi kurulmadıkça, ne bireysel ne toplumsal kalkınmayı sağlayabiliriz. Bugün susarsak, yarın ülkecek bedel ödemeye devam edeceğiz. Eğitimde tel tel dökülen bu gidişe dur demenin vakti geldi de geçiyor…