DİJİTAL KÖYÜN YALNIZ SAKİNLERİ

Abone Ol

Çocukluk yıllarım İzmir'in Samantepe ve Gültepe semtlerinde, mütevazı gecekondu mahallelerinde geçti. Hayatımız lüksten uzaktı; emeğin, çabanın ve dayanışmanın bir araya geldiği bir düzendi. Sabah erken saatlerinde işe koyulup akşam yorgun bir bedeni eve taşırdık. Ruhumuz yorulmazdı çünkü kalplerimiz her şeye rağmen hafifti.

O dönem ne televizyonumuz ne telefonumuz vardı. Fakir bir hayatın içinde yaşıyorduk ama mutluyduk; huzur vardı. İnsanlık paylaşımın, içtenliğin ve yakınlığın içindeydi. Komşumuzun pişirdiği yemeğin kokusu daha sokağa çıkmadan kapımıza ulaşırdı. Yemekler paylaşılır, ihtiyaçlar çekinmeden dile getirilirdi. Birine tuz lazım olduğunda kapılar çalınıp istenir, kilitler kapalı olsa da gönüller hep açıktı.

Kadınların kapı önünde çay içip sohbet ederek çekirdek çitledikleri bir düzendi o zamanlar. Çocuklar ise sokaklarda misket oynar, istop koşturur, körebe ve kutu kutu pense gibi oyunlarla gülümserlerdi. Mahallesinde park olanlar şanslıydı; gün boyu özgürce oynayacak bir yerleri olurdu. Anneler hiçbir kaygı duymadan çocuklarını komşuya emanet eder, mahallede herkes birbirine ağabey, abla ve kardeş gibi yaklaşırdı. Bir aile gibiydik; büyük bir mahalle ailesi.

Bugün bambaşka bir dünyadayız. Etrafımız kalabalık gibi görünse de dijital bir köyün yalnız sakinlerine dönüştük. Şimdi televizyonda anlamsız dizilere takılıyoruz, aynı evde yaşarken herkes farklı ekranlara dalmış, dijital âlemlerde kaybolmuş halde. Gerçek sohbetlerin yerini mesajlar aldı; kahkahanın yerini ise bildirim sesleri doldurdu. Yan yana otursak bile birbirimize o kadar uzağız ki...

Konuşuyoruz sözde, ama kimse bir diğerini gerçekten dinlemiyor. Sokaklar sessiz, komşuluk ilişkileri sona ermiş; kapılar kilitli, ışıklar açık fakat kalpler karanlık. Eskinin samimi dokunuşları artık yerini sanal 'beğenilere', yüz yüze sıcak sohbetlerse filtrelenmiş fotoğraflara bırakmış durumda.

Aramızdaki uzaklığı en çok kendi ailemde hissediyorum. On yaşındaki Canım torunum Güney’le bazen gerçek bir sohbet kurmak bile mümkün olmuyor. Yan yana oturuyoruz ama aramızda bir tablet duruyor. Konuşmaya çalışırken gözleri hep ekranda, kendi sanal dünyasında kayboluyor. Aynı odada olmamıza rağmen birbirimizden uzaktayız sanki.

Birkaç gün önce Seferihisar'daki bir kitap kafeye gittim. Kitaplar vardı ama içeri baktığımda ben dahil bir kişi bile kitap okumuyordu. Kafede oturan 25 kişinin tamamı telefon ekranlarına gömülmüş haldeydi, saatlerce hiç kimse birbiriyle konuşmadı.

Yine de umudumu yitirmiyorum. Çünkü çocukların en güçlü öğrenme yolu görmektir; onları nasıl yönlendirdiğimiz çok önemli. Eğer biz telefonlarımızı bir kenara bırakıp dikkatle dinlemeyi öğrenirsek, onlar da öğrenecek. Yan komşuya gidip hal hatır sorarsak, çocuklarımız da komşuluğun değerini bilecek. Samimiyetimizi ekranlardan değil doğrudan paylaşmayı seçersek, sevgiyi hissetmenin gerçek sıcaklığını fark edecekler.

Teknoloji artık hayatımızın bir parçası; bunu inkâr etmiyorum. Ancak onun merkezde olmasına gerek yok. Ekranlar sadece bir araçtır, ama insan ilişkilerimiz özdür.

Dünün yokluğunda bile toplum olarak daha bir aradaydık; çünkü ne kadar zor koşullarda yaşasak da birbirimize sahiptik ve yalnız değildik.

Belki de yapmamız gereken şey oldukça basit: Arada bir tableti ve Tv. kapatmak, bazen telefonu sessize almak, ya da sadece bir çay demleyip yan yana oturmak..Torunumla göz göze konuşabildiğim her anın değerini biliyorum. Ve o anların zamanla daha da çoğalacağına inanıyorum. Evet, dijital dünyanın bir parçası olabiliriz; ama onun sadece pasif birer sakini olmak zorunda değiliz.

Teknolojiye karşı olduğum düşünülmesin. Sadece, onu ne zaman ve hangi ölçüde kullanacağımızı doğru belirlemenin önemine inanıyorum.

Çünkü istersek yeniden birbirimize dönebiliriz. Ve insan, her zaman insana iyi gelir.