Elbette iktidarın, yani Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uzun yıllardır muhalif belediyeler üzerinde yoğun bir siyasi baskı kurduğu bilinen bir gerçek. Bu durum yeni değil. Yaklaşık çeyrek asra yaklaşan iktidar pratiği boyunca bunun pek çok örneğini gördük. Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu gerçeği bilirken neden hâlâ gerekli hassasiyet gösterilmiyor?
Aslında yapılması gereken çok basit. Belediyeler işlerini şeffaf, liyakatli ve kamusal sorumluluğun bilinciyle yürütürse, siyasi saldırılar da büyük ölçüde karşılıksız kalır. O zaman yapılan propagandalar toplum nezdinde anlamını yitirir. Kısacası siz işinizi doğru yaparsanız, yapılan saldırılar gerçekten de “vız gelir tırıs gider.”
Ne var ki son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı olaylar tam tersine bir tabloyu işaret ediyor...
Bir belediye başkanının uyuşturucu kullanımı iddiasıyla teste çağrılması…
Bazı iş insanlarını ve esnafı tahkir ederek para toplamaya çalıştığı yönündeki iddialar…
Başka bir belediyede başkan yardımcısının suç örgütleriyle ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanması…
Bunlar başlı başına ciddi meseleler.
Öte yandan bazı belediye başkanlarının göreve geldikleri günden bu yana belediyeye ait taşınmazları hızla satışa çıkarması da ayrı bir tartışma konusu haline gelmiş durumda. Belediyelerin görevi kamusal varlıkları korumak ve geliştirmektir; onları hızla elden çıkarmak değil.
Dahası, bir belediye çalışanının kuyumcu soygunu yaparken yakalanması gibi kamuoyunu şaşkına çeviren olaylar da yaşanabiliyor. Son dönemde belediyelerde görev yapan bazı personelin yasaklı madde kullanımı nedeniyle gözaltına alınması ve tutuklanması gibi olayların sayısındaki dikkat çekici artış da kamuoyunda ciddi soru işaretleri yaratıyor. Belediyeler gibi kamusal sorumluluğu yüksek kurumlarda çalışan personelin bu tür olaylarla anılması, sadece bireysel bir mesele olarak görülemez.
Sorunun bir başka boyutu ise belediyelerin kendi iç yapısında yaşanan gelişmeler. Son dönemde bazı belediye başkanlarının kurum dışından, kim olduğu kamuoyunca pek bilinmeyen isimleri önemli görevlere “transfer” ettiği görülüyor. Bu durum yıllardır o kurumda emek veren belediye çalışanları arasında ciddi bir huzursuzluk yaratıyor.
Özellikle insan kaynakları yönetiminde yapılan yanlış tercihler, sorunları çözmek yerine daha da büyütüyor. Kurum içi dengeyi ve çalışma barışını sağlamak için göreve getirilen bazı yöneticilerin tam tersine kurum içinde yeni sorunlar yarattığı, çalışanlara yönelik mobbing iddialarının arttığı ve kurumsal huzursuzluğun giderek derinleştiği ifade ediliyor.
Öte yandan bazı belediyelerde aylardır maaşlarını ve diğer sosyal haklarını alamayan belediye emekçilerinin yaşadığı mağduriyet de artık gizlenemez bir noktaya ulaşmış durumda. Evine ekmek götürmekte zorlanan çalışanların belediye binaları önünde eylem yapmak zorunda kalması, sosyal demokrat belediyecilik anlayışıyla bağdaşmayan son derece üzücü bir tabloyu ortaya koyuyor.
Daha da vahimi ise, emekçiler alacaklarını tahsil edebilmek için belediye kapılarında hak ararken bazı belediye başkanlarının lüks tatillerle gündeme gelmesi. Çalışanların maaşını ödemekte zorlanan bir belediye yönetiminin, belediye başkanının Tayland’ın turistik adalarından Phuket’te tatil yaptığı yönündeki haberlerle anılması kamu vicdanını derinden yaralıyor. Kamunun kaynaklarını yöneten kişilerin böylesi görüntüler vermesi, toplumsal güveni zedeleyen ciddi bir sorundur.
Buna ek olarak bazı belediye başkanları hakkında irtikap iddialarının gündeme gelmesi de yerel yönetimlerin itibarını sarsan gelişmeler arasında yer alıyor. Kamu görevini kişisel çıkar için kullanma anlamına gelen bu tür suçlamalar, yalnızca ilgili kişileri değil aynı zamanda temsil ettikleri kurumsal yapıyı da tartışmalı hale getiriyor.
Daha da düşündürücü olan ise şu: Bütün bunlar yaşanmamış gibi davranılırken, partinin gerçek emekçileri, yıllarını bu mücadeleye vermiş insanlar disiplin süreçleriyle karşı karşıya kalabiliyor; hatta partiden ihraç edilebiliyor.
Oysa sosyal demokrat anlayışın özü çok açıktır:
Şeffaflık, hesap verebilirlik, liyakat ve iç demokrasi.
Eğer bu ilkeler zedelenirse, sorun sadece bir belediyenin ya da birkaç yöneticinin sorunu olmaktan çıkar; doğrudan doğruya siyasetin güvenilirliği tartışılır hale gelir.
Hepsinden önemlisi ise şu: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu tür tartışmalarla anılması, bu ülkenin demokratik birikimi açısından gerçekten üzücü bir durumdur.
Çünkü CHP sadece bir siyasi parti değildir; aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu iradesinin siyasal mirasını taşıyan bir kurumdur. Bu mirası korumanın yolu ise eleştiriden kaçmak değil, aksine eleştiriyi dikkate almak ve hatalardan ders çıkarmaktır.
Unutulmamalıdır ki gerçek sosyal demokrasi, sorunları görmezden gelerek değil; onları cesaretle dile getirip çözerek güçlenir. Aksi halde sorunlar büyür, güven azalır ve en büyük zararı da o kurumun temsil ettiği değerler görür.