George Orwell’ın 1984’ü işte tam olarak böyle bir metin. Bir distopya olarak yazılmış olsa da, bugün sayfalarından çok ekranlarımızda dolaşan bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Orwell geleceği anlatırken aslında insanın en eski korkusuna dokunur: Görülmek, izlenmek ve en kötüsü, düşünememek.
1984’te Okyanusya adlı bir devlette yaşarız. Dört bakanlık vardır ama hiçbirinin adı yaptığı işle örtüşmez. Barış Bakanlığı savaş çıkarır, Sevgi Bakanlığı işkenceyle terbiye eder, Gerçek Bakanlığı yalan üretir, Varlık Bakanlığı ise yokluğu yönetir. Bu ironik yapı, iktidarın en güçlü silahını gözler önüne serer: Kelimeleri tersyüz etmek. Çünkü kelimeler bozulduğunda, gerçek de bozulur.
Orwell’ın asıl dehası, baskıyı yalnızca fiziksel bir zorbalık olarak sunmamasıdır. Asıl tehlike zihinsel kuşatmadır. “Çiftdüşün” adı verilen düşünce sistemiyle insanlar iki zıt fikri aynı anda kabul etmeye zorlanır. “Savaş barıştır”, “özgürlük köleliktir”, “cehalet güçtür.” Bu sloganlar sadece duvarlarda yazılı değildir; zamanla zihinlere kazınır. İnsan, kendi aklından şüphe etmeye başladığı an iktidar kazanır.
Dil bu kuşatmanın merkezindedir. Okyanusya’da dil sadeleştirilir, kelimeler sözlüklerden çıkarılır. “Kötü” yerine “iyi değil” denir. Duygular, itirazlar ve sorgulamalar kelimesiz bırakılır. Çünkü düşünce, kelimelerle var olur. Kelime yoksa, itiraz da yoktur. Orwell burada açıkça şunu söyler: Dili kontrol eden, zihni kontrol eder.
Romanın ana karakteri Winston Smith, sistemin tam ortasında sessiz bir çatlak gibidir. Onu tehlikeli yapan şey büyük bir isyan planı değil; hissetmesidir. Julia’ya duyduğu aşk, parti düzenine karşı işlenmiş en büyük suçtur. Çünkü aşk, bireyi hatırlatır. Duygular insanı makine olmaktan çıkarır. Bu yüzden Okyanusya’da aşk yasaktır, evlilikler yalnızca üreme amaçlıdır, çocuklar bile ailelerini ihbar etmeye teşvik edilir. Güven duygusu yok edilirse, insanlar yalnızlaşır. Yalnızlaşan insan ise daha kolay yönetilir.
Romanı ürkütücü kılan şey, bu mekanizmaların bugün bize yabancı olmamasıdır. Gelişen teknolojiyle birlikte cep telefonları, kameralar, sosyal medya platformları hayatımızın bir parçası hâline geldi. İzleniyor olma ihtimali artık bir varsayım değil, gündelik bir gerçeklik. Üstelik gözetim yalnızca devlet eliyle değil; gönüllü olarak da sürdürülüyor. Paylaşıyoruz, konum bildiriyoruz, onaylanmak için görünür olmayı seçiyoruz. Büyük Birader artık tek bir yüz değil; algoritmaların soğuk bakışı.
Orwell’ın 1984’ü bir kehanet değil, bir uyarıdır. “Böyle olacak” demez; “buna izin verirseniz olur” der. Kitabı asıl değerli kılan da budur. Okura rahat bir mesafe sunmaz, aksine aynayı yüzümüze tutar. Bugünü sorgulatır.
Belki de asıl soru şudur:
Bugün biz gerçekten özgür müyüz, yoksa sadece özgür olduğumuza mı inanıyoruz?
Ve belki daha da ürkütücüsü:
Büyük Birader hâlâ mı uyanık, yoksa artık onun yerine biz mi bakıyoruz?