Ne deriz hep; “Sen elinden geleni yap, gerisini evrene bırak.”
Ancak hayat, ne yazık ki herkes için aynı şartlarda başlamıyor. Kimi maddi imkânsızlıklarla mücadele ediyor, kimi manevi yüklerle, kimi ise her ikisini birden taşıyor. Buna rağmen öyle insanlar görüyoruz ki, hiçbir fırsata sahip olmadan büyük başarılar elde edebiliyorlar. Bu örnekler bize insan azminin gücünü gösteriyor.
Her anne ve baba evladı için en iyisini ister. Ona daha iyi bir gelecek sunmak, önüne çıkan engelleri kaldırmak, tüm imkânlarını onun için seferber etmek ister. Fakat sistemin en başında önemli bir sorun var: Yılların emeği, çoğu zaman birkaç saatlik bir sınavla değerlendiriliyor.
Bir öğrencinin aylarca, hatta yıllarca verdiği emek; o gün yaşadığı bir sağlık sorunu, bir talihsizlik ya da sadece kötü hissettiği birkaç saat nedeniyle gölgede kalabiliyor. O anki stres, kaygı veya hastalık tüm motivasyonu yerle bir edebiliyor. Sonrasında ise o öğrenciye tek bir sonuç kâğıdı gösterilip geleceği hakkında hüküm veriliyor.
Eğitim herkesin hakkıdır. Eğitimde “iyi okul”, “kötü okul” ayrımı olmamalıdır. Çünkü aslında belirleyici olan bina değil, eğitim kalitesidir. İyi öğretmenlerin ve kaliteli eğitimin sadece belirli okullarda değil, ülkenin her köşesinde ulaşılabilir olması gerekir.
Şehir merkezindeki bir çocuk hangi imkânlara sahipse, kırsaldaki bir çocuk da aynı fırsatlara sahip olmalıdır. Eğitimde fırsat eşitliği yalnızca bir slogan değil, uygulanması gereken temel bir haktır.
Bugün hâlâ taptaze zihinleri tek bir sınavla ölçmeye çalışıyor, ardından da onları aldıkları puanlara göre kategorilere ayırıyoruz. Oysa her çocuğun yeteneği, öğrenme biçimi ve yaşam koşulları farklıdır. Birkaç saatlik bir sınav, bir insanın potansiyelini tam anlamıyla ortaya koyamaz.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur: Çocukları sınavlara mı hazırlıyoruz, yoksa hayatın kendisine mi?