BAYRAM, ÇOCUKLUĞUM DEMEK
“Bayram” sözcüğü bana hep çocukluğumu anımsatır.
Gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçer o günler…
Eskişehir’de, Yeni Mahalle’de, 8. Dere Sokak’ta otururduk.
Az ötede şeker fabrikası vardı.
Harıl harıl pancar şekeri üretilirdi.
Önümüzden yüzlerce kamyon, traktör şeker pancarı taşır geçerdi.
Biz de çocuk aklı işte…
Traktörlerin arkasından, elimizde zıpkınla aşırdığımız bir iki pancarı alır, bahçe kuzinesinin fırınında pişirir, sonra da kaşık kaşık yerdik.
Evimiz kiraydı.
Aç açıkta değildik ama varlıklı da sayılmazdık.
Anne ve babalarımızın kazandığıyla, kıt kanaat geçinip giderdik.
Ama annem, her bayram yeni kıyafet giymemize mutlaka özen gösterirdi.
Bayram; yeni pantolon, yeni gömlek, yeni çorap ve yeni ayakkabı demekti bizim için.
Ben de kız kardeşim Gülderen de bayramlıklarımızı başucumuza koyar, onları seyrede seyrede uykuya dalardık.
Ayakkabılarımızı da sanki biri alıp götürecekmiş gibi yastığımızın dibine koyardık.
Sabah olunca ilk iş kahvaltıyı bitirmekti.
Öyle hızlı yerdik ki sanki işe yetişecek memurlar gibiydik.
Çünkü bizi bekleyen önemli bir görev vardı:
Mahalleyi dolaşmak…
Bütün komşularımızın kapısını çalar, büyüklerin ellerini öper, şeker toplar, verirlerse harçlık alırdık.
Bir ev şeker yerine para verdiyse, mahallede bunu duymayan çocuk kalmazdı.
O aile bizim gözümüzde kahraman olurdu.
Öve öve anlatırdık.
Elimizde naylon torbalar dolusu şekerle, yorgun ama mutlu şekilde eve dönerdik.
Öğleden sonra mı?
Ver elini Yalaman Adası…
Eskişehir’in Yalaman Adası’ndaki lunapark bize kocaman gelirdi.
Atlı karınca, dönme dolap, halka atma…
Çocuk aklımızla orası başka bir dünyaydı.
Rahmetli kardeşim Gülderen benden bir buçuk yaş küçüktü.
Kız çocuğu olduğu için biraz daha erken gelişmişti.
Bir gün dönme dolaba bineceğiz.
Görevli, “Ablana 10 kuruş, sana 5 kuruş” deyince çok kızmıştım.
Abilik damarım tutmuştu.
Ne onu bindirdim, ne kendim bindim.
Sonra zincirlerle havada dönen salıncaklara bindik.
İndiğimizde ikimizin de yüzü korkudan bembeyazdı.
“Ya zincir koparsa?” diye düşünüyorduk.
Ya Porsuk’a uçsak, ya yere çakılsak…
Korkmuştuk ama yine de binmekten vazgeçmemiştik.
Eski bayramlarda sevgi vardı, saygı vardı.
Çocuklar bütün mahalleyi dolaşırdı.
Kapılar açıktı, gönüller açıktı.
Bayram sadece takvimdeki bir gün değil, mahalleyi, komşuluğu, paylaşmayı hatırlatan özel bir zamandı.
Bugün o gelenek şehir merkezlerinde büyük ölçüde kayboldu.
Belki biraz kıyı mahallelerde, biraz küçük yerlerde sürüyor.
Ama eski bayramların o içtenliği, o sıcaklığı artık pek kalmadı.
Biz bayramın gelmesini dört gözle beklerdik.
Bayram demek sınırsız şeker yemekti.
Harçlıktı.
Lunaparktı.
Hepsinden öte yeni ayakkabı, yeni giysilerdi.
Eski bayramları özlüyor muyum?
Evet…
Hem de çok özlüyorum.
Ama bugün bayram gelince içim biraz buruk oluyor.
Dört duvar arasında, demir parmaklıklar arkasında haksız ve hukuksuz biçimde tutulan siyasetçileri, gazetecileri, bürokratları düşününce; bayramın adı şeker de olsa tadı kaçıyor.
Yine de umudu bırakmadan…
Mutlu, huzurlu, adaletli ve gerçekten güzel bayramlarda buluşmak dileğiyle.