Başkan neyin paniğinde? Bu telaşın sebebi koltuk mu?

Abone Ol

Kamu yönetiminde ölçü nettir: hizmet üretmek.
Ama ne zaman ki hizmet geri plana itilir, yerini “görünürlük” ve “algı yönetimi” alır; işte orada yönetim anlayışı tartışma konusu olur.
Bornova’da gündeme gelen son iddia tam da bu tartışmanın merkezine oturuyor.
İddiaya göre Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, Büyük Park Nikah Salonu’nda farklı birimlerde çalışan emekçileri toplayarak sert bir üslupla, “Benim için hayal kırıklığısınız. Sosyal medya paylaşımlarımı neden beğenmiyorsunuz?” diye çıkışıyor. Üstelik bununla da yetinmeyip, “Aslında çok şey söylemem gerekiyor ama bürokratlar engel oluyor” sözleriyle kendi yönetim kadrosunu da hedef alıyor.

Daha çarpıcı olan ise şu:
Çalışanlardan etkinliklere katılım, sosyal medyada takip, beğeni ve paylaşım yapmalarının istenmesi…
Eğer bu iddialar doğruysa, ortada basit bir iletişim sorunu değil; açık bir yönetim anlayışı krizi vardır.
Çünkü bir kamu emekçisinin görevi bellidir:
Sokak temizlemek, altyapıyı düzenlemek, parkları yaşatmak…
Hiçbir işçi, hiçbir emekçi; yöneticisinin sosyal medya performansını artırmakla yükümlü değildir.
Burada mesele yalnızca bir “talep” değildir.
Bu, aynı zamanda emeğin tanımını değiştirmeye dönük bir zihniyetin dışavurumudur.
Ve bu zihniyet, emekçiyi yurttaş için hizmet üreten bir özne olmaktan çıkarıp; yöneticinin kişisel vitrininin parçası haline getirmeye çalışır.

Oysa solun, sosyal demokrasinin en temel ilkesi şudur:
Emek kutsaldır ve asla araçsallaştırılamaz.
Bir belediye başkanı, çalışanından “beğeni” talep edemez.
Ederse bu, yalnızca etik değil; aynı zamanda hukuki ve sendikal açıdan da sorunlu bir durumdur.
Çünkü iş hukuku açısından bakıldığında, çalışanın görev tanımı dışında bir yükümlülüğe zorlanması; hele ki bu yükümlülük kişinin özel alanına, sosyal medya kullanımına kadar uzanıyorsa, bu açık bir hak ihlali tartışmasını doğurur.
Sendikal açıdan ise mesele daha da nettir:
Bu tür yönlendirmeler, emekçinin iradesine müdahale anlamına gelir ve örgütlü emeğin temel ilkeleriyle çelişir.
Ancak burada bir başka kritik soru daha ortaya çıkıyor:

Sendika nerede?
İşçinin hakkını savunması gereken sendikanın, böylesi bir iddia karşısında sessiz kalması kabul edilebilir mi?
Dahası, sendika yönetiminin geçmişte belediye başkanının referansıyla göreve başlamış olması yönündeki yaygın kanaat, bugün yaşanan bu sessizliğin nedenini de tartışmalı hale getirmektedir.
Eğer sendikal temsil, emekçiden çok siyasal ya da kişisel ilişkilere bağlı hale gelmişse, orada işçinin gerçek anlamda korunmasından söz edilemez.
Sendika, vefa borcuyla değil;
emekçinin hakkıyla hareket eder.
Aksi halde sendika, işçinin kalkanı değil;
sessizliğin bahanesi haline gelir.
Kamu etiği açısından bakıldığında ise tablo daha vahimdir.

Bir kamu yöneticisinin, kamusal gücünü kişisel görünürlüğünü artırmak için kullanması; görev ile kişisel çıkar arasındaki sınırın bulanıklaştığını gösterir.
“Bürokratlar engel oluyor” ifadesi ise ayrı bir sorun alanıdır.
Bu söz, yalnızca bir serzeniş değil; aynı zamanda kurumsal işleyişin iç kamuoyuna karşı zayıflatılmasıdır.
Bir yönetici, kendi kadrosunu hedef alıyorsa; sorun çalışanlarda değil, yönetim anlayışındadır.
Bugün Türkiye’de yurttaşın belediyelerden beklentisi çok açık:
Temiz sokaklar, adil hizmet, eşitlikçi yönetim.
Hiç kimse bir temizlik işçisinin kaç paylaşım beğendiğini merak etmez.
Ama herkes o işçinin işini ne kadar iyi yaptığını görür.
Beğeni talimatla değil, güvenle olur.

Paylaşım baskıyla değil, inançla yapılır.
Dayatma varsa samimiyet yoktur.
Samimiyet yoksa, halkla kurulan bağ da zayıftır.
Ve asıl soru şudur:
Kendini “sosyal demokrat” olarak tanımlayan bir yönetim, emekçiye “Benim için hayal kırıklığısınız” diyebilir mi?
Yoksa Bornova’da artık mesele hizmet değil,
görünürlük mü?
Ve daha önemlisi:
Bu telaşın sebebi gerçekten hizmet eksikliği mi,
yoksa koltuk kaygısı mı?