AYNI GÜN ANMA VE YAS

Abone Ol

Türkiye’de bazı isimler vardır; öldürülürler ama dosyaları kapanmaz.
Bazıları vardır; susturulurlar ama soruları yaşamaya devam eder.
Uğur Mumcu işte tam olarak böyle bir isimdi.

Onu her 24 Ocak’ta anıyoruz.
Çelenkler koyuyor, sloganlar atıyor, birkaç ezber cümle kuruyoruz.
Ama asıl mesele hep aynı soruda düğümleniyor:
Uğur Mumcu’yu gerçekten anlıyor muyuz?

Son günlerde pek çok yerden Uğur Mumcu’yu anlatmam için davetler aldım.
Seferihisar’da anlattım.
Kemalpaşa’da ve Dikili’de yalnızca anmadık; konuştuk, sorduk, tartıştık.
Onun nasıl öldürüldüğünü değil sadece, yaşarken haksızlık, hukuksuzluk yapanları, çeteleri, soyguncuları, Cumhuriyet düşmanlarını rahatsız edici, sorgulayacı bir kalem olduğunu anlamaya çalıştık.

Sorularına yanıt ararken şunu gördük; sorulan onlarca soru hala yanıtsızdı.
Ve 40 yıl önce yazdıklarının, bugünü anlattığını bir kez daha dile getirdik. O günlerden bugünleri anlatırken elbette kahin değildi ama ileride neler yaşayacağımızı bire bir dile getiren bir aydındı.

Bergama’ya ve Buca’ya gidemedim.
İstemediğim için değil…
Hayat izin vermedi.

Çok sevdiğim Feride annemi kaybettim.
Onu toprağa verdik.

Fidanlık Camii hınca hınç doluydu.
Sadece CHP’li dostlarım, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komşularımız, eski milletvekilleri değil…
AKP ve İYİ Parti Bornova ilçe başkanları ve yöneticileri de oradaydı.
Siyaset susmuştu.
İnsanlık konuşuyordu.

Acımızı paylaştılar.
Bir kez daha gördük ki bu ülkede acının partisi yok.

Uğur Mumcu’yu anlatırken kürsülerde şunu söylüyordum:
O, herkesle arası iyi olan, kimseyi rahatsız etmeyen bir gazeteci değildi.
Tam tersine…

Devlete değil belgeye inanırdı.
İktidara yakınlığı değil; dosyaya, belgeye, bilgiye yakınlığı önemserdi.

Bir iddia ortaya atılmışsa,
“Belgesi nerede?” diye sorardı.
Bir savcı açıklama yapmışsa,
“Dosya niye açılmadı?” derdi.
Bir insan tutuklu ise iddianameyi sorardı.

Bugün kutsanan “tarafsız gazetecilik” anlayışına da mesafeliydi.
Çünkü ona göre gazetecilik tarafsız olmak değil, haksızlığa karşı taraf olmaktı.
Susmak, denge kurmak, orta yol bulmak…
Bunların hiçbiri Mumcu’nun sözlüğünde gazetecilik değildi.
O tip gazetecileri, dilekçe yazan arzuhalcilere benzetirdi.

En çok da bu yüzden yalnızdı.
Bir ekibi yoktu.
Bir koruma çemberi hiç olmadı.
Kalabalıkların arkasına saklanarak değil, tek başına yazdı.
Ve belki de tam bu yüzden hedef oldu.

Ölümünden önce korkuyordu, evet.
Korunmak için bir silahı vardı.
Hiç kullanmadığı, belki de hiç kullanmayacağı bir silah…
Aldığı ölüm tehditlerini ne eşine ne çocuklarına hissettirdi.

Müşfikti.
Espriliydi.
Güler yüzlü, anlayışlı bir eş ve babaydı.

Öldürülmekten korkuyordu, evet…
Ama bu korkudan daha büyük bir şey vardı onun için:
Susmak.

“Beni koruyamazlar ama yazmaktan vazgeçmem” dediği söylenir.
Bu bir kahramanlık cümlesi değil,
bir gazetecilik yeminiydi.
İlkeli duruşun ifadesiydi.

Ve hayat…
Bazen acıyı sembollerle üst üste bindiriyor.

Uğur Mumcu’nun vefat ettiği gün kaybettik kayınvalidemi.
Annemi 12 Eylül günü toprağa verdim.
Eşim Ziynet’i 27 Mayıs günü kaybettim.
Hep bu ülkenin hafızasına kazınmış tarihlerde…

Bazen düşünüyorum:
Biz mi tarihlerin yükünü taşıyoruz,
yoksa bu ülke mi acıyı hep simgelerle hatırlatıyor bize?

Uğur Mumcu’yu anmak, sadece bir günü hatırlamak değildir.
Onu anmak;
belge sormayı,
ilişki ağlarını kurcalamayı,
“Bu kimin işine yarıyor?” diye ısrarla sormayı göze almaktır.

Yoksa gerisi,
vicdanı rahatlatan kısa bir tören sessizliğinden ibarettir.

Bu ülkede bazen aynı omuzda
hem mücadele
hem yas taşınır.

Ama susmadan anlatabildiğimiz sürece,
ne Uğur Mumcu unutulur
ne de annelerimiz.