ATATÜRK, KARAR VE TAVIR

Abone Ol

Ekim- 2025’te Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan ‘İnceleme’ türündeki 727 sayfalık bu kitabı 1936 / Ödemiş doğumlu Mehmet Alev Coşkun yazmış. Hazırlamış…

Ödemiş, Bayındır ve Tire’ye yolum düştüğünde hep Kuvayı Milliye kokusunu alırım. Emperyalizme karşı yiğitçe direnen direnişçiler gelir hep gözümün önüne.

Küçük Menderes Havzası’nın başkaldıran insanlarına saygı duruşuna geçerim.

Tanıdığım/ bildiğim Tireliler, Bayındırlılar ve Ödemişliler hep beni etkilemişlerdir.

Mehmet Alev Coşkun da bu toprağın unutulmayacak olanlarından, beni çok etkileyenlerinden.

89.yaşının baharında imza atmış bu kitaba.

‘’Ben Kuvayı Milliye hareketinin ve emperyalizme karşı mazlum milletlerin ilk savaşı olan milli mücadelenin bir öğrencisiyim.’’ diyen Alev Coşkun’u ben 42. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Turizm ve Tanıtma Bakanı (1978-79) olduğu yıllarda tanıdım.

ABD’ye burs kazanarak gidip New York Üniversitesi’nde master ve ardından doktora dereceleri alan, doktora sonrası College Of New Rochelle’de öğretim üyesi olarak siyaset bilimi dersleri veren, ‘’Associate Prof. Doç.’’ Akademik unvanını alan, 1972-73 ders yılında Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi olarak görev yapan Mehmet Alev Coşkun, 1973 Genel Seçimleri öncesinde Bülent Ecevit tarafından CHP İzmir İl Başkanlığına atanır ve seçimleri yönetir.

TBMM’de 15.ve 16. Dönem İzmir CHP Milletvekilidir artık.

Bugün de Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi/ Cumhuriyet Vakfı Başkanıdır.

Tanımlayacak olursak; Hukukçu, siyasetçi, gazeteci ve yazar.

Yayımlanmış 15,16 kitabı bulunuyor.

2022 yılında ADD’den ‘Basın ‘dalında ‘’ Yılın Atatürkçüsü ‘’ ödülünü aldı.

*

Her şeyden önce kitap için çok büyük bir emek ürünü dememiz gerekiyor.

Mehmet Alev Coşkun, tarihçi değil ama bir tarihçi titizliğiyle soyunmuş bu kitaba.

İşin başında ‘’ Tuğla gibi bu kitabı ben ne zaman bitiririm’’ diye kendi kendime homurdandıysam da yeni yeni bilgiler öğrenmiş olmanın mutluluğuyla biraz geç olduysa da bitirebildim çok şükür.

Kitap, Atatürk’ün büyük bir stratejist olduğuna vurgu yapıyor defalarca. Bol bol örneklerle…

Satır aralarında hep Atatürk’ün yerine koydum kendimi. O’nun sabrına, ileri görüşlülüğüne, neyi ne zaman nerede konuşması gerekir şeklindeki aklına/ mantığına bir kez daha hayran oldum.

Düşünebiliyor musunuz, birlikte savaş verdiği komutan arkadaşlarının çoğunun saltanat yanlısı olmasına karşın onlarla milli mücadeleyi yönetiyor. Bu mücadeleyi verirken de asla Halifeyi / padişahı karşısına almıyor. Akıl ve sabır değildir de ya nedir bu?

Ben bu kitabı Öner Yağcı ustalığıyla iki sayfada değerlendiremem.

Kitabı, Cumhuriyetin yurttaşları için bir ders kitabı olarak gördüğüm için çok önemli bulduğum tümceleri baştan sona sıralayıp hem kitabı anlatmı, hem de değerlendirmesini yapmış olacağım.

O günlerin ruhunu anlayabilmek için bunu yapmak şart gibi geliyor bana.

Önsöz’de denildiği gibi bu kitapta, 12 yaşında kendi geleceği için karar veren Mustafa’dan Mustafa Kemal’e, ardından Gazi Mustafa Kemal’e ve Atatürk’e ulaşan bir liderin yaşamı boyunca aldığı önemli kararlar ve stratejik durum değerlendirmeleri yer alıyor.

Kitapta Atatürk’ün aldığı 85 stratejik karar ve bizzat yazdığı durum değerlendirmeleri yer alıyor ama biz onların tümünü anlatacak değiliz.

Bir de şunu söylemezsek olmaz, kitapta 750’yi aşkın dipnot kullanılmış. Bu da yazarın yazarlık anlayışının bir göstergesi olsa gerek. Okura saygı, emeğe saygı dedikleri…

*

Annesi ilahilerle okula başlamasını ve mahalle mektebine gitmesini isterken o babası gibi Şemsi Efendi Okulu’nda okumak istiyor. Babasıyla bu işin üstesinden de ustaca geliyorlar, Zübeyde Hanım’ı üzmemiş oluyorlar.

Askerlikten korkan annesi, askeri okulda okumasına taraftar değil. Annesine sezdirmeden sınavlara girip Askeri Rüştiye’ye giriyor. Henüz 12 yaşındayken…

24 yaşındayken ‘Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kuruyor. Ülke sorunlarıyla ilgilendiği için bir inceleme geçirmiyor da değil.

Sürgün gittiği Şam’da arkadaşlarıyla ‘Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kuruyor.

1906’da Selanik’te bu gizli örgütün bir şubesini açıyor.

1907’de, ‘Yıkılan İmparatorluktan yeni bir Türk Devleti çıkarmak’ düşüncesini dillendirir oluyor.

Bu arada satır aralarında Asya’da ‘İslam İhtilali’ yaratma düşüncesinin mimarı maceraperest Enver Paşa’ya rastlıyoruz. Amacı, Asya’da Rusya’ya karşı önemli bir cephe açmak.

Mustafa Kemal, bu düşünceyi ciddiye almıyor. Çünkü onun gibi hayalperest değildi.

Çanakkale’de yaklaşık on ay süren kara savaşlarında Mustafa Kemal 34 yaşında ve yarbay rütbesindedir. Savaş tarihi sahnesinde ön plana çıktığı günlerdir.

İngiliz yazar David Hotham’ın şu sözleri bunun kanıtıdır:’’ Atatürk gerçekten son derece olağanüstü bir adamdı. Şu olağanüstü emri verdiği yer Çanakkale’dir.’’ Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.’’

Çünkü durumu çabuk ve doğru kavrayan, stratejik duruma uygun önlemleri hızlı alabilen biridir.

Bir de gözünü budaktan sakınmayan biri olması… Vatan söz konusu olunca doğruları cesaretle söyleyebilmesi… Savaşta gerektiğinde geri çekilme kararı verebilmesi ona ‘Altın Kılıçlı İmtiyaz Madalyası ‘kazandırmıştır. Bunu da şu sözlerle ifade etmiştir: ‘’ Diyarbakır’daki çekilme stratejisi bana bir deney ve dayanma sağladı ve Sakarya Savaşı’nda da aynı stratejiyi uyguladım.’’

O’nun kadın hakları savunucusu bir asker olduğunun tarihi ise 1916’dır.

Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay İzzettin Çalışlar’la yaptığı konuşmada tesettürün kalkması gerektiğini söylediği gibi güçlü ve hayatı bilen/ anlayan anne yetiştirmenin gerekliliğine de değiniyor.

O günlerde henüz 35 yaşındadır.

Avrupa’da kadın hakları konusu henüz gündemde değilken…

Özellikle bugünün siyasilerinin kulaklarına küpe olması gereken bir özelliği vardır ki, onu anmadan geçmek olmaz; Alman General Falkenhayn, Mustafa Kemal’e istediği gibi harcaması için kutular içinde altın gönderir. Mustafa Kemal mi? Reddeder. Geri verir.

Onurunu koruma konusundaki titizliğidir bu. Çünkü o altınlar, Almanların o yıllardaki insan satın alma politikasıdır.

Bu reddediş, Mustafa Kemal farkıdır.

Ulusal bağımsızlık savaşımız genellikle 19 Mayıs 1919’la başlatılır ya…

Alev Coşkun, bunun Kasım 1918 / Adana olarak yazılmasından yana. Nedenine gelince…

Mondros Ateşkesinden sonra Mustafa Kemal İstanbul Hükümeti ile tartışır. Mondros’un koşullarına karşı çıkar. İskenderun Limanı’na çıkacak olan İngiliz güçlerine engel olmak için silahla karşılık verilmesini emreder. Ali Fuat Paşa ile görüşüp ileriye dönük direniş örgütü kuruluşunun ilk önlemlerini alır.

Dolayısıyla bu ‘Türk Bağımsızlık Savaşı’nın tohumlarının atıldığı bir karşı duruştur.

13 Kasım 1918’de Adana treninden inip Haydarpaşa rıhtımına ayak bastığında karşısına çıkan 55 düşman gemisi, O’na şunu söyletir: ‘’ Geldikleri gibi giderler.’’

Sözleriyle tarih yazar.

1 Kasım 1918’de Fethi Okyar, Dr. Rasim Ferit Talay ile birlikte Minber gazetesini çıkarır. Gazeteci Mustafa Kemal, Minber’in bazı başyazılarını yazar. Minber ile İstanbul’un siyasi ortamını etkilemek istemektedirler. Ne yazık ki bu ancak bir ay yirmi gün sürer.

Tek başına, hiçbir yetkisi olmadan Anadolu’ya geçiş hazırlıkları yaparken sürpriz bir gelişme olur. Karadeniz’de yerel Rum çeteler halka saldırır. İngilizler, asayişin sağlanması için İstanbul Hükümeti’nden o bölgeye bir komutanın gönderilmesini isterler.

Yıldızın parladığı andır o anlar.

Görev verilecek kişinin Almanlara ve İttihatçılara yakın olmaması, ayrıca padişaha da yakın olması gerekiyordu.

Uygun görülen kişi Mustafa Kemal olur.

‘’ Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Padişah Vahdettin gönderdi, ona Anadolu’da Kuvayı Milliye’yi örgütleme görevi verdi iddiası bir şehir efsanesidir.’’ diyen Alev Coşkun, gerici çevrelere bunu öğretmek istercesine şu tümcelere de yer verir:

‘’Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan 19 gün sonra geri çağrılmıştır. 34 gün sonra görevden alınmıştır. 50 gün sonra da askerlikten atılmıştır.’’

Padişah hem görev veriyor, daha sonra görevden alıyor, ardından da ordudan atıyor?!

Bu arada zorunlu olarak bir noktaya da dikkat çekiyor. Milletin ve ordunun Padişah ve Halifenin hainliğinden haberdar olmadığını, o makama ve makamda bulunana sadık olduğunu… Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavramadan yoksun olduğunu…

Çünkü ülkemiz insanı böylesi bir politik bilince sahiptir o yıllarda.

Bir diğer önemli nokta da; kurtuluş çaresi ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemenin temel ilke olarak kabul ediliyor olması.

Düşünün ki aydınlar ve seçkin denilen insanlar da o günlerde böyle düşünmekte.

Mustafa Kemal’in dâhiliği işte burada görülüyor. ‘’ O halde, kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. Önce, İtilaf Devletleri’ne karşı düşmanca tavır alınmayacak; sonra Padişah ve Halifeye canla başla bağlı ve sadık kalma temel şart olacaktı.’’

Zaman kazanmak, Padişahı hedef almamak ve suçlamamak, Vahdettin’in Milli Mücadele ile ilgili karar ve ilişkisini ortaya çıkarmak…

Cepheyi genişletmiyor, Padişahı hep ihanetin dışındaymış gibi gösteriyordu. Padişahı hep suçsuz, onu sürekli yanıltanın ise hükümet olduğunu dile getiriyordu.

Akıl ve politika bu olsa gerek!

Vahdettin’i hedefe koymamak stratejisi, Meclis açıldıktan sonra Eylül 1920’ye kadar da devam eder.

Bu arada 16 Haziran 1919’da Posta Telgraf Genel Müdürlüğünün Anadolu’daki tüm posta telgraf müdürlerine gönderdiği emirde, Anadolu’daki Kuvayı Milliye derneklerinin telgraflarının kabul edilmemesi emrini verenin Refik Halit Karay olduğunu öğreniyoruz.

Hani şu ‘Memleket Hikâyeleri ‘, ‘Gurbet Hikâyeleri’, ‘Bugünün Saraylısı’ romanlarını yazan o ünlü yazarımız…

Gelelim Amasya Bildirisi’ne… Bu bildiri resmen silahlı direnişe çağrıdır ve tamamen Mustafa Kemal’e aittir. Akabinde de 23 Haziran 1919’da Bakanlar Kurulu kararıyla hemen görevinden alınır.

*

Erzurum Kongresi, Milli Mücadelenin ilk somut ürünü, örgütlenmenin ilk temel taşı.

Milli Mücadeleye neden işgal altındaki Batı’da değil de Doğu’da başlandığına verdiği yanıt şöyle: ‘’ Şark’ta dayanak yaratarak İzmir’i kurtarmak. Temel strateji bu! Bunun için de Doğu’da Türk- Kürt birliğini sağlamalıydı. ‘’ Türk-Kürt kardeşliği ‘’ sözünü o günlerde kullanmaya başlamıştır.

Sivas Kongresi başladığında Rauf Orbay ve Refet Bele ölümüne mandacıdırlar. Tıpkı İstanbul Hükümeti gibi… Kazım Karabekir, kongreye başından beri olumsuz tavır almıştır. Önceleri ‘’ Melek huylu Padişah efendimiz’’ diye konuşan Karabekir, 20 Eylül tarihli telgrafıyla Sivas Kongresi kararlarına saygılı olduğunu belirtmiştir. Şevket Süreyya Aydemir onun için ‘’ Karabekir bir kumandandı ama ne var ki bir lider değildi.’’der. Haksız da değildir hani…

Bir başka komutan Fevzi Çakmak ise 16 Mart 1920’de İstanbul’da Meclis işgal edildiğinde kolordulara ‘’ İstanbul’un işgali Yüksek Barış Konseyi kararıyla yapılmıştır. İşgale karşı durulmamalıdır.’’ genelgesini gönderen kişidir.

CHP’li kimliğiyle tanıdığımız Hamdullah Suphi Tanrıöver’in de o yıllarda ‘’ Padişah ile millet arasında en küçük bir anlaşmazlık yoktur.’’ deyişi hem üzüyor hem de düşündürüyor insanı.

Mustafa Kemal’in lafını budaktan esirgemeyen karakterini ve neyi ne zaman konuşacağını anlatan kişiliğini şu sözlerinden anlıyoruz: ‘’ Padişah, Cuma selamlığına gittiği zaman onu koruyan ne yazık ki İslam değil, İngiliz askerleridir.’’

Halkını düşünmeye/ sorgulamaya davet eder gibidir bu sözleriyle.

Öte yandan 23 Nisan 1920’de kurulan TBMM, 25 Nisan’da yayımladığı bildiride şöyle diyordu:’’ Biz vekilleriniz Cenab-ı Hak namına yemin ederiz ki, Padişaha ve Halifeye isyan sözü yalandan ibarettir.’’

Siyaset dehası Mustafa Kemal,’’ Padişaha karşı gelmemek ‘stratejisini sürdürüyordu.

Eğitim bakımından halkımızın geriliği ve o günlerde ülkemizdeki 40 bin İngiliz,59 bin Fransız, 17 bin İtalyan askerinin bulunması, 90 bin kişilik Yunan ordusunun da Batı Anadolu’yu işgal etmiş olması dahice politika üretmeyi zorunlu kılıyordu.

Kurtuluş Savaşı, başarıya ulaştıysa bunda Sovyet Rusya rolünün ne kadar büyük olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Toplam 10 milyon altın rublelik yardım,39 bin 275 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 62 milyon 986 bin tüfek mermisi, 147 bin 79 top mermisi, 1000 atımlık top barutu, 4 bin el bombası, 4 bin şarapnel mermisi, 1500 kılıç, 20 bin gaz maskesi yardımında bulunmuştur Lenin’in ülkesi.

Atatürk ile Lenin’in dostluğu da hepimizin malumu…

Samsun’a ayak bastığı andan itibaren padişaha ve halifeye cephe almayan o büyük insan ilk kez 25 Eylül 1920’de Vahdettin için ‘’ Bu zat haindir.’’ diyor.

Askerin çarığının olmadığı, kılıçsız/ çıplak ayaklı, matarasız ve yüzde yirmisinin süngüsüz olduğu koşullarda yüzde seksen askerde elbise de yoktur. Subaylar maaş alamamaktadır, tabakalarında tütün ve sigara kâğıdı bile yoktur.

Silah arkadaşı Rauf Bey’’ Ben saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş biridir. Benim de kanımda o nimetlerin zerreleri vardır. Padişaha bağlılık borcumdur, Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir.’’ demektedir.

Akıl ve siyaset küpüMustafa Kemal, sonraki günlerde ise Rauf Orbay ve Kazım Karabekir’den saltanatın kaldırılması konusunda Meclis’te konuşma yapmalarını istiyor.Sanki 19 Temmuz 1922’de o ikisi Refet Bele’nin evinde yapılan toplantıda saltanat ve hilafet savunuculuğu yapmamış gibi…

Usta bir satranç oyuncusundan farksızdır çünkü Mustafa Kemal.

24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır.

Başbakan olan Rauf Bey, İnönü’ye çektiği telgrafta sadece ‘’ Antlaşmanın 24 Temmuz’da imzalanması hükümetçe uygun görüldü.’’ diyebilmiştir. Ne kutlamıştır ne de buna benzer bir olumlu tavır takınabilmiştir.

Yurda döndüğünde İnönü’yü karşılamaya bile gitmemiştir.

Cumhuriyet ilan edildiğinde bile şunu söyleyebilmiştir: ‘’ Cumhuriyet’in ilanını erken buluyorum.’’

Nitekim, askeri dehamızın eski silah arkadaşları; Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve Adnan Adıvar 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nıkuruyor.

14 Haziran 1926’da İzmir’deki Atatürk’e suikast olayının arkasında Terakkiperver Fırkası’nında bulunduğu iddialarının yer alması ilginç ve düşündürücü değil midir?

Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusumuz henüz 12-13 milyon… 1915 yılında yapılan sanayi sayımı sonuçlarına göre ise 50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyeri sayısı sadece 284

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte ülke baştan başa demiryolları ağıyla döşeniyor, fabrikalar açılıyor, din devleti terkediliyor, laik topluma yöneliniyordu. İslam coğrafyası ilk ve büyük bir devrime tanık oluyordu.

Ne yazık ki Atatürk’ün yapmak istediklerini anlayamayanların içinde Milli Mücadeleye onunla birlikte başlayan en yakın silah arkadaşları bulunuyordu.

Buna karşın, dünyanın belki de en büyük siyaset stratejisti Mustafa Kemal, ülkeyi karanlık boğazdan çıkarıp aydınlığa kavuşturuyordu.

Seveni sayanının çok olmasına karşın aradan yıllar geçmesine karşın eskinin süprüntülerinin azımsanamayacak denli çok olması da anlaşılmaz bir durum değil. Kuyruk acısı dedikleri…

Büyük Nutuk, geceli gündüzlü mesai ile (yaklaşık üç ay) vücuda gelmişti. Atatürk, 500 sayfayı geçen bu eseri kendi eliyle yazmış, yüzlerce belgeyi de bizzat kendisi toplayıp yorumlamıştı.

Bu kitapla birlikte Alev Coşkun okurlarına NUTUK’u bir kez daha okutmuş oluyor sık sık yaptığı alıntılarla.

ATATÜRK, KARAR VE TAVIR; araştırmacı - yazarlar için bir başvuru kaynağı. Bu yurdun insanları için bir başucu kitabı. Tarih bölümü öğrencileri için bir ders kitabı niteliğinde.

Kütüphane raflarında yer almalı, doğum günü kutlaması ya da nişan/ nikâh armağanı olmalı, elden ele dolaşmalı, okunmalı, okutulmalı.