ANLAŞILAMAYANLARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI...

Abone Ol

“Beni anlamıyorlardı. Zarar yok. Zaten beni, daha kimler anlamadı.”

Oğuz Atay bu cümleyi kurarken belki de yalnızca kendini değil, bir dönemin ve hatta bir insan tipinin kaderini özetliyordu. Çünkü bazı insanlar vardır; kalabalıkların içinde kaybolmazlar, aksine kalabalığın ortasında daha da yalnızlaşırlar. Anlaşılmamak, onların kaderi değil, neredeyse kimlikleridir.

Ben de uzun süre Atay’ı okumayı erteleyenlerden oldum. Meraktan değil, korkudan. Onu anlamayanlardan biri olmaktan korktum. Ama sonra fark ettim ki, Atay’ı anlamak için değil, hissetmek için okumak gerekiyor.

Bu yüzden onunla ilk tanışmam Korkuyu Beklerken ile oldu. Sekiz öyküden oluşan bu kitap, aslında sekiz farklı kırılmanın, sekiz farklı içe kapanışın hikâyesi. Bu öykülerde karşımıza çıkan karakterler; hayata tutunamayan, toplumun dışında kalmış ya da kalmayı seçmiş, iç dünyasında boğulan insanlar. Ama Atay onları anlatırken acındırmaz. Aksine, ironinin keskin diliyle hem karakterlerini hem de o karakterleri yaratan toplumu sorgular.

“Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı.”

Bu cümleyle başlar kitap. Ve bu cümle aslında hepimize tanıdık gelir. Çünkü modern hayatın en büyük çelişkisi burada gizlidir: Kalabalıklar içinde yalnızlık. Atay, bu yalnızlığı yalnızca anlatmaz; okurun içine yerleştirir.

Kitaba adını veren “Korkuyu Beklerken” öyküsü, bu hissin en yoğun yaşandığı metinlerden biridir. Yalnız bir insanın, korkuya bile tutunacak hâle gelmesini anlatır. Öyle ki, artık korku bile bir anlam, bir bağ, bir varoluş sebebidir. Dışarıdan bakıldığında anlamsız görünen bu arayış, aslında insanın içsel boşluğunu doldurma çabasından başka bir şey değildir.

“Unutulan” ile sarsılırız, “Beyaz Mantolu Adam” ile toplumdan dışlanmışlığın ağırlığını hissederiz, “Babama Mektup” ile ise darmadağın oluruz. Özellikle bu son öykü, bireyin kendi geçmişiyle, ailesiyle ve en çok da kendisiyle hesaplaşmasını öyle yalın ama öyle derin anlatır ki, okur kendi hayatına dönüp bakmadan edemez.

Atay’ın metinlerinde sıkça hissedilen Kafkaesk hava da buradan gelir. Gerçek ile düş, mantık ile saçmalık, birey ile toplum arasındaki çizgi sürekli bulanıktır. O, yalnızca hikâye anlatmaz; bir zihnin içinde dolaştırır bizi. Metaforlarla, iç monologlarla ve kırılgan bir bilinçle…

Onun karakterleri çoğu zaman “dikiş tutturamayan” insanlardır. Ama belki de sorun onlarda değil, onları bu hâle getiren dünyadadır. Atay’ın en büyük başarısı da burada yatar: Suçu sadece bireye yüklemez, toplumu da o ironik bakışıyla sorgular.

Bu yüzden Oğuz Atay okumak, yalnızca bir yazar okumak değildir. Kendinle karşılaşmaktır. Ertelediğin duygularla, görmezden geldiğin kırılmalarla yüzleşmektir.

Ve belki de en çok bu yüzden, onun şu çağrısı hâlâ geçerlidir:

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Cevap vermek kolay değil. Ama belki de cevap, tam olarak onun satırlarının arasında saklıdır.