ADALET VAR MI?

Adalet… Gerçekten var olan bir kavram mı, yoksa sadece altı harften oluşan süslü bir kelime mi? İnsanoğlu, tarihin her döneminde bu soruyu sormaktan vazgeçmedi. Kimi zaman mahkeme salonlarında, kimi zaman darağaçlarının gölgesinde, kimi zaman da bir kitap sayfasında… İşte Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü tam da bu soruyu, bütün çıplaklığıyla yüzümüze çarpıyor.

Abone Ol

Sözde “adalet” dedikleri kanun uğruna canından olan bir insan düşünün: Bir genç, bir oğul, bir koca, bir baba… Kellesi bir “seyirlik gösteri” gibi alınan, hayatı kalabalıkların meraklı bakışına kurban edilen bir mahkûm. Peki ama onun yaşayamadığı hayat? Yapamadığı babalık? Elinden alınan geleceği? Tüm bunlar kimin terazisinde ölçülüp biçiliyor? İşte belirsizlik tam da burada başlıyor.

Kitabın başlangıcındaki uzun önsöz, sadece idamı değil, insanlığın karanlık yönünü de gözler önüne seriyor. Eski infaz yöntemleri, halkın bunları nasıl bir eğlenceye dönüştürdüğü, giyotin gibi soğuk bir makinenin nasıl normalleştirildiği… Her sayfada “Daha ne kadar kötüsü olabilir?” diye sorup bir sonraki satırda daha da kötüsüyle karşılaşmak mümkün. Ve ister istemez insan soruyor: “İnsanlık nasıl bu kadar alçak, sahtekar, vicdansız olabildi?”

Hugo’nun kalemi asıl gücünü, idam mahkûmunun iç sesiyle kurduğu bölümde gösteriyor. Zamanın daraldığını, nefesinin sayıldığını bilen bir insanın iç hesaplaşmasını okumak; öfkesine, korkusuna, çaresizliğine tanık olmak… Sevdiklerinden kopuşunu, kızına son kez dokunamamanın acısını hissetmek… İnsanı derinden sarsıyor. Son sayfalarda mahkûmun duygularına o kadar yaklaşmıştım ki gözlerim dolmadan okuyamadım; belki çok duygusalım, belki de insan kalabilmişim—bilmiyorum.

Klasiklerin çoğu zaman ruhu besleyen bir tarafı vardır. Bu eser ise sadece beslemiyor, aynı zamanda tokat gibi çarpıyor. Altı haftalık bir can çekişme sürecini, giyotine doğru atılan her adımı, “korkulacak bir şey yok” denilen o ölümün aslında ne kadar korkunç bir bekleyiş olduğunu gösteriyor. Hugo, ustaca bir dille sadece bir mahkûmun hikâyesini değil, adalet duygusunun ne kadar kırılgan ve çelişkili olabileceğini anlatıyor.

Şimdi dönüp en baştaki soruya yeniden bakıyorum:

Adalet gerçekten var mı?
Yoksa biz, var olduğuna inanarak kendimizi mi avutuyoruz?

Hugo’nun kitabı, cevabı vermiyor. Ama okurunun içine hiç sönmeyen bir soru bırakıyor:
“Bir insanın hayatı, hangi hakla bir gösteriye dönüşür?”