Rakipler İçin mi? Bazıları var… Konu kendi çevrelerine gelince “tanışma”, “tebrik”, “gayet doğal bir durum” diye geçiştirilen ilişkiler; iş başkalarına gelince bir anda “liyakat sorunu”, “torpil düzeni”, “adam kayırma” diye köpürtülüyor. Aynı eylem, aynı yöntem, hatta çoğu zaman çok daha açık ve görünür olan örnekler… Ama mesele kimin yaptığına gelince, kullanılan dil de, gösterilen tepki de kökten değişiyor. Oysa toplumun hafızası sanıldığı kadar zayıf değil. Hele ki devletin en kritik alanlarından biri olan yargı söz konusuysa, insanlar gördüklerini, duyduklarını, şahit olduklarını kolay kolay unutmuyor. Bir törende, bir ismin bizzat ülkenin en tepesine ve Adalet Bakanı’na takdim edildiği görüntüler hâlâ hafızalardayken; bugün kalkıp başkalarına “referans” üzerinden siyaset dersi vermek, en hafif tabiriyle samimiyetsizliktir. Çünkü mesele gerçekten liyakat olsaydı, o görüntüler karşısında da aynı hassasiyet gösterilirdi. Aynı yüksek ses, aynı öfke, aynı “bu kabul edilemez” tavrı orada da ortaya konurdu. Eğer gerçekten bir ilke savunuluyorsa, o ilke kişiye göre, döneme göre, çıkar hesabına göre değişmez. İlke dediğiniz şey, zor zamanda da, işinize gelmediğinde de savunulabilendir. Ama ne yazık ki bugün gördüğümüz tablo bu değil. Bugün karşımızda, işine gelince susan, işine gelince bağıran bir siyaset tarzı var. Bir yerde bakanın önünde yapılan “tanıştırma” doğal karşılanıyor, hatta sıradanlaştırılıyor; başka bir yerde aynı ilişki biçimi “suç” ilan ediliyor. Aynı fiil, farklı kişiler tarafından yapıldığında bambaşka anlamlara bürünüyor. İşte tam da buna millet “çifte standart” diyor. Bu çifte standardın en tehlikeli yanı ise, toplumsal güven duygusunu aşındırmasıdır. İnsanlar artık tartışmaların özüne değil, kimin konuştuğuna bakarak kanaat oluşturur hale geliyor. Çünkü biliyorlar ki çoğu zaman söylenen sözler, savunulan değerler değil; konjonktüre göre şekillenen pozisyonlar. Oysa liyakat dediğimiz şey, sadece bir kavram değil; bir yönetim anlayışıdır. Liyakat, bir kişinin kim tarafından önerildiğinden ziyade, o görevi hak edip etmediğiyle ilgilidir. Eğer gerçekten liyakat esas alınacaksa, o zaman herkes için aynı ölçü kullanılmalıdır. Kendi yakını için “tanışıklık” deyip meşrulaştıran, başkası için “torpil” deyip mahkûm eden bir anlayış, liyakati savunamaz; sadece onu araçsallaştırır. Aynı şekilde adalet de seçici bir duygu değildir. Adalet, sadece rakipler için isteniyorsa, adı adalet olmaz. Adalet, en zor anlarda bile kendi mahallesine de aynı eleştirel gözle bakabilmeyi gerektirir. Gerçek adalet duygusu, “bizden” olanı korumakla değil, doğruyu her koşulda savunmakla ortaya çıkar. Bugün toplumun en çok rahatsız olduğu şey de tam olarak budur: Tutarsızlık. İnsanlar artık kimin neyi neden söylediğini, neyi neden görmezden geldiğini çok iyi analiz ediyor. Sosyal medyanın, dijital arşivlerin ve kolektif hafızanın bu kadar güçlü olduğu bir dönemde, hiçbir söz, hiçbir görüntü kaybolmuyor. Dün söylenenle bugün yapılan arasındaki fark, anında ortaya konuyor. Gürültü ne kadar büyük olursa olsun, hakikat o gürültünün içinde kaybolmuyor. Aksine, zaman geçtikçe daha da berraklaşıyor. Çünkü hakikat, tekrar edilerek değil; tutarlılıkla güç kazanır. Sürekli değişen söylemler, anlık çıkışlar, yüksek perdeden yapılan ama altı doldurulamayan eleştiriler bir süre sonra inandırıcılığını yitirir. Gerçek şu ki; liyakat lafta değil, tutumda belli olur. Bir kişinin ya da bir kurumun liyakate ne kadar önem verdiği, kriz anlarında verdiği refleksle ölçülür. Eğer aynı olay karşısında farklı tepkiler veriliyorsa, orada savunulan şey liyakat değil, çıkar dengeleridir. Toplum artık bu ayrımı çok net görüyor. Kimin ilkeli, kimin konjonktürel konuştuğunu ayırt edebiliyor. Ve belki de en önemlisi, kimlerin sessiz kalarak neyi onayladığını da not ediyor. Ve kimse merak etmesin… Bu millet, kimin nerede ne yaptığını da, neyi görmezden geldiğini de günü geldiğinde gayet iyi hatırlayacaktır. Çünkü hafıza sadece hatırlamak değildir; aynı zamanda bir gün hesap sormanın da zeminidir.