28 BİN LİRA: YOKSULLUĞUN YENİ ADI

Abone Ol

1 Ocak 2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş, brüt asgari ücret ise 33 bin 30 lira olarak açıklandı. Rakamlar telaffuz edilirken kürsülerden “tarihi artış”, “çalışanı enflasyona ezdirmedik” gibi süslü cümleler döküldü. Ancak bu rakamların arkasında saklanan gerçek, bir kez daha milyonlarca emekçi için değişmedi: Yoksulluk kalıcılaştı, geçim hakkı yine gasp edildi.

Bugün Türkiye’de açlık sınırı asgari ücretle yarışıyor, yoksulluk sınırı ise asgari ücretin neredeyse üç katına dayanmış durumda. Dört kişilik bir hanenin yalnızca sağlıklı beslenebilmesi için gereken tutar 30 bin liraya yaklaşmışken, 28 bin liralık asgari ücreti “müjde” diye sunmak akılla, vicdanla, emekçinin yaşadığı hayatla alay etmektir. Bu ücret, daha cebe girmeden eriyen; daha ayın ortası gelmeden tükenen bir rakamdır.

Asgari ücret artık “en az” değil, fiilen “ortalama” ücret haline getirilmiştir. Özel sektörde milyonlarca emekçi bu ücretle çalışmaya mahkûm edilmiş, kamuda ise düşük maaş politikası zincirleme biçimde tüm ücret skalasını aşağı çekmiştir. Bu durum tesadüf değildir; bu, bilinçli bir tercihtir. Emek ucuzlatılmakta, sermaye korunmakta, yoksulluk yönetilmektedir.
Sorulması gereken soru nettir: Kim fedakârlık yapıyor? Emekçi mi, saraylar mı? Bir yanda bir günlük harcaması milyonlarla ifade edilen şatafatlı yaşamlar; diğer yanda çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünen işçiler, kirayı mı faturayı mı ödeyeceğine karar veremeyen aileler… Bu tablo bir ekonomik kriz değil, açık bir adalet krizidir.

Asgari ücret altı ay, hatta bir yıl boyunca sabit tutulurken; gıda fiyatları her ay artıyor, kira bedelleri kontrolsüz biçimde yükseliyor, vergiler emekçinin ensesine daha yılın ilk aylarında biniyor. Gelir vergisi dilimleri adaletsiz, dolaylı vergiler boğucu, temel tüketim maddeleri lüks. Devletin kasası dolarken, emekçinin sofrası her geçen gün daha da küçülüyor.
Üstelik bu ücret artışı, enflasyonun gerisinde kalmakla kalmıyor; gerçek enflasyonla hiçbir bağı da yok. Resmi rakamlarla çizilen pembe tablolar, pazara çıkan yurttaşın filesinde parçalanıyor. Enflasyonu yaşayan emekçi, ama hesaplayan başka bir akıl. İşte bu yüzden açıklanan her asgari ücret rakamı, sadece bir maaş değil; aynı zamanda kime değer verildiğinin açık göstergesidir.

Asgari ücret tespit süreci ise başlı başına bir demokrasi ayıbıdır. Emekçilerin gerçek temsilcileri masada yoktur. Kararlar, kapalı kapılar ardında, sermayenin beklentileri gözetilerek alınır. Sonra da milyonlara “buna şükredin” denir. Oysa emekçi sadaka değil, hakkını istiyor. İnsanca yaşayabileceği bir ücret, güvenceli bir gelecek, adil bir bölüşüm talep ediyor.
Bu ülkenin kaynakları vardır. Bu ülkenin emeği üretkendir. Sorun kaynakta değil, tercihtedir. Sorun, emeği değil rantı kollayan anlayıştadır. Asgari ücreti açlık sınırına mahkûm edenler, yoksulluğu kader gibi sunanlar, bu düzenin sorumluluğunu taşımaktadır.

28 bin lira ile ne hayal kurulur ne gelecek planlanır. Bu ücretle sadece hayatta kalmaya çalışılır. Ama emekçiler artık sadece hayatta kalmak değil, insanca yaşamak istiyor. Bu ses bastırılamaz, bu gerçek örtülemez.

Asgari ücret, yoksulluğun resmi belgesi olmaktan çıkarılmadıkça; adaletli bir vergi sistemi kurulmadıkça; emeğin söz ve karar hakkı tanınmadıkça bu düzen değişmeyecektir. Ve bilinmelidir ki, emekçiler bu tabloyu not etmektedir. Unutmazlar. Çünkü geçim derdi hafızadan silinmez.