Bugün dünya, jeopolitik rekabetlerin ötesinde, çok daha sinsi ve uzun vadeli bir dönüşümün, yani "demografik kışın" etkisine giriyor. Özellikle pandemi ve pandemi sonrasında en çok gündemde olan konuların arasına girdi. Eskiden ülkelerin gücü, asker sayısıyla veya sanayi kapasitesiyle ölçülürken, artık en büyük sermaye; genç nüfus ve bu nüfusun geleceğe dair motivasyonu haline geldi. Ülkemiz her ne kadar Avrupa kadar yaşlı nüfus veya diğer Dünya ülkelerine nazaran nufüs yaşlanma eğilimi olmasada ortanca yaşımız her geçen gün yaşlanmakta. İşin kötü yanı, bunun pek farkında da değiliz; sanki o genç nüfus bitmeyecekmiş gibi davranıyoruz.
Eskiden nüfus artışı bir güvenlik endişesiydi; "çok insan, çok ağız" demekti. Bugün ise tablo tamamen tersine döndü. Gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olan ülkelere kadar geniş bir coğrafyada doğum oranları "yenilenme seviyesinin" altına düştü. Gençlerin iş gücüne katılımındaki zorluklar, artan yaşam maliyetleri ve bireyselleşme, aile kurma eğilimini bir lüks haline getirdi. Bizim Ülkemiz de de son yıllarda bireyselleşnenin git gide etkilerini görmekteyiz. Artık evler kalabalıklaşmıyor, aksine yalnızlaşıyor; bu da sadece bugünü değil, yarınımızı da sessizce tüketiyor.
Nufus yaşlanması, sadece emeklılık sistemlerini zorlayan bir maliyet kalemi değildir; aynı zamanda inovasyonun yavaşlamasıdır. Genç nüfus, risk alma kapasitesi yüksek, teknolojiye adaptasyonu hızlı ve değişim arayan bir jenerasyondur. Eğer bu kitleye sahip değilseniz, ekonominizdeki dinamizm de ister istemez azalır. Bir ulusun büyüme potansiyeli, nüfusunun yaş ortalamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bugün "gelişmiş" olarak adlandırılan birçok ülke, aslında bu sessiz savaşı kaybetmenin eşiğinde; zira yaşlanan nüfusun yarattığı sosyal refah yükü, savunma ve teknolojiye ayrılması gereken bütçeleri kendine çekiyor.
Bu denklemin diğer ucunda ise göç meselesi duruyor. Nüfusu azalan ülkeler, bu boşluğu doldurmak için kapılarını açmak zorunda kalırken, toplumların sosyolojik dengeleri ve entegrasyon kapasiteleri de zorlanıyor. Bu durum sadece bir lojistik sorun değil, aynı zamanda kültürel bir kimlik mücadelesidir.
Unutmamalıyız ki; geleceği inşa etmek, pasif bir seyirci kalmaktan değil, bugünden verilen kararların ağırlığını omuzlarımızda taşımaktan geçiyor.