Mustafa Balbay

---------------------  

Felaketlerle dolu bir yazı geride bırakıyoruz. Güney illerimizden yangın, kuzey illerimizden sel haberleri yüreğimize oturdu.

Ülkemizin güneyine bakıp, “Bir an önce yağmur yağsa da yangın yavaşlasa” dedik. Kuzeyine bakıp, “Şiddetli yağmur dinse de ne durumda olduğumuzu görsek” dedik.

Yedi bölgesinde aynı anda dört ayrı iklimi yaşayabildiğimiz güzelim Anadolu adeta can çekişti.

Doğayla oyun olmaz, akacak dere engel tanımaz, doğanın kanunları tartışma götürmez sözlerini bir kez daha yaşadık.

Bereketli ormanlarla örülü Ege ve Akdeniz illerimizde hektarlarca alanı kül eden yangın, önünde yanacak yer kalmayınca durdu!

Orman yangınlarına müdahalede ne kadar geç kalındı?

Yıllarca bu alandaki işlevini başarı ile sürdüren Türk Hava Kurumuna ne oldu?

Böylesi yangınları hızla söndürmek kadar, yangının hiç başlamaması için yapılması gerekenler neler?

Yukarıdaki soruların sadece yangın sürecinde sorulmamasını, gereksiz kalıncaya dek gündemde kalmasını diliyoruz.

*** 

Sel felaketi ise “insan eseri” olarak tanımlanabilecek büyük bir acı. Bir başka deyimle, “doğa olayı” değil, insanın bilerek, tasarlayarak, böyle bir olasılığı görüp aldırmayarak yaşadığı bir felaket!

Daha üç yıl önce Türkiye’nin gündeminde şu tanım vardı:

İmar barışı!

Kaçak yapılar inşa edilmiş, imar izni olmayan ekler yapılmış, iktidar diyor ki:

“Parasını verirsen seni affedeceğim. Tapu vereceğim…”

20 milyona yakın başvuru oldu. İçinde elbet Karadeniz illerimiz de vardı. Dere ağzında yapılmış evler, sonradan doldurarak oluşturulmuş alanlara izin verilenin 3-4 kat fazlası çıkmış katlar…

Soralım:

Bunun adı imar barışı mı, doğayla ve bilimle inat mı?

İki kere ikinin dört ettiği kadar kesin olan doğruları, “bu sefer de beş etsin” diyerek hareket etmek kadar akıl dışı bir durum olabilir mi?

Orman yangınlarındaki gibi seller konusun da canlı tutmak gerekiyor:

Adı üstünde dere yatağına ya da kapsama alanı içindeki kıyısına yüksek katlı evler yapmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?

Ormanın yeşili doların yeşili ile karşılaştırılmayacak kadar büyük bir servettir. Ormanları kıyarak, dereleri yok ederek inşa edilen santrallardan ne zaman vazgeçeceğiz?

*** 

Yazımızın amacı felaketlerin üstüne karamsarlık bulutlarını salıp yaşama küsmek değil.

Tam tersi…

Öncelikle ne durumda olduğumuzu bilmek, devamında atılması gereken adımları gecikmeden atmak gerekiyor.

Nuh Tufanı da bu coğrafyada yaşandı, inanışa göre yine burada yeniden yaşam başladı.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ise yeni bir yüzüncü yılın öncesindeyiz. Kurtuluş Savaşı’nın büyük bir zaferle sonuçlanmasına giden sürecin 99. yılındayız.

Birinci Dünya Savaşı’nda büyük felaketler yaşayan, göçler alan, göçler veren Anadolu daha bunun yaralarını sarmadan emperyalist ülkelerin paylaşım hedefi oldu. Yedi düvel yedi parçaya bölüp talan etmek istedi topraklarımızı. Bu felaketi önlemek için bir olmak, örgütlü olmak, kararlı olmak, stratejik düşünebilmek gerekiyordu.

Bütün bunları yaşama geçiren Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı, milletimizin sonraki kuşaklara da rehber olan eşsiz başarısıdır.

Falih Rıfkı Atay 30 Ağustos için şöyle diyor:

“Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz!”

30 Ağustos’u bu duygularla kutluyoruz…