Geçen hafta eşimin bir takım işleri için Kemeraltı’na gittik. Kemeraltı bana büyük bir tuhafiyeci gibi gelir. Arapça tḥf kökünden gelen tuḥfa hediye, özellikle nadir ve emsalsiz bir hediye" sözcüğünün çoğuludur. 
 
Çocukken babamın terzi dükkanının yanında Bölük Memed Emmi’nin işlettiği bir tuhafiyeci dükkanı vardı. Envai çeşit tuhaf tuhaf malların satıldığı bu dükkan çok ilgimi çeker, fırsat buldukça, çay götürmek, ayran götürmek vb. gibi bahaneler yaratarak, tuhafiyeci dükkânına girmek için can atardım. Tuhafiye dükkanların kendine özgü bir kokuları vardır. Nasıl baharatçılarda sanki dünyanın tüm kokularının bileşimini duyumsarsanız, tuhafiyecide de dünyanın nesnelerinin karışık ve tanıdık bir kokusu vardır. Bölük Emmi’nin tuhafiyeci dükkânında bu kokuyu içime derin derin çekerken, daha önce hiç görmediğim tuhaf nesnelere bakarak, onların kimlerin hangi işlerine yaradığını tahmin etmeye çalışırdım. 
 
Çeşit yünlerin, ipliklerin, düğmedir, çıtçıttır, boy boy iğneler, şişler, şerit kumaşlar, tokalar, tırnak makasları ve daha henüz neye yaradığını öğrenemediğim yüzlerce binlerce ama kesinlikle hepsi de tuhaf olan bu incik cıncık nesneleri ile çocukluğumun eğlenceli anılarında kokularıyla ve hafızama kazınmış silik fotoğraflarıyla bu tuhafiyeci dükkânında hissettiklerimi Kemeraltı'na her gittiğimde anımsarım.
 
Eskiden beri her fırsatta Kemeraltı’na gitme bahanesi aramam da belki bundandır. 
 
Ama bu yazıda size; kokuların, zihnimizde silik bölük pörçük kalmış fotoğrafların bilinçdışımızın önemli yapıtaşları olduğunu, bireysel ve toplumsal bilinçdışı kodlarımızda arketiplerimizde  bugünümüzü etkileyen unsurları taşıdığını anlatmayacağım. 
 
Ve ayrıca bu yazıda, dünyanın en büyük alıveriş sitesi Alibaba’nın başarısının ardında da kişisel ve toplumsal bilinçdışımızın izlerini bulduğumdan da Alibaba’nın yerli versiyonlarından da bahsetmeyeceğim. 
 
Ve yine bu yazıda, Japon Pazarı, Çin pazarı gibi dükkânların da aslında tuhafiyecilere benzediğinden, onların birbirine benzer yakın kokularından da bahsetmeyeceğim. 
 
Ayrıca; dünyanın en göçebe kavimlerinden olan Romanların (Çingenelerin) gittikleri uzak ülkelerden getirdikleri tuhaf nesneleri yeni geldikleri yerlere, oradan aldıklarını da diğer yerlere götürerek sattıklarından da bahsetmeyeceğim. Ve Romanların uzak ülkelerden, sadece diğer ülkelerde bilinmeyen malları değil, şifaları, ilaçları, bilgiyi, masalları, efsaneleri, türküleri ve kültürleri de taşıdığını da anlatmayacağım. 
 
İster farkında olsun ister olmasınlar; İzmirliler Kemeraltı'na gitmek için bahane ararlar: Bu bahane bazen bayramlık almak, baharat almak, havra sokağından turfanda meyve sebze almak, eski kitap almak veya şambali, söğüş, midye yemek, fincanda pişen kahve, el yapımı karadut ya da limonata içmek olabilir. Ancak yine de bunlar bizi Kemeraltı’na çeken içsel sebepleri anlatmaya yeterli değildir. İzmirliler bilir; Kemeraltı’na gitmenin birkaç çeşidi vardır: İlki işin düşmüştür, ikincisi de işi düşene eşlik etmektir.
 
Eşim Kemeraltına gideceğini söyleyince hemen atladım: Ben götüreyim seni.
Arabamızı her zaman park ettiğimiz yere bırakıp, Kemeraltı börekçisine uğradıktan sonra eşimle ayrıldık. O işini bitirirken ben de gezinecektim. Deneyle sabittir, Kemeraltı’nı amaçsız ve aylaklık yaparak gezmek yeni keşiflere yol açar. İşte o zaman çanta tamircilerini, kumaş örücülerini, turşucuları, sübyecileri, kuyum tamircilerini ya da izbe pasajların birinde dükkânsız, sandalye üstünde ya da gezici berberleri fark edebilirsiniz. 
 
Böyle aylak aylak gezerken gök gürledi ve ardından bardaktan boşalırcasına yağmur indirdi. Millet kaçışırken esnaf mallarını içeriye çekmeye çalışıyordu. Bir tuhafiyeci dükkânı önündeki tezgâhı içeri alması için sahibine yardım ettim. Allah razı olsun, diyerek çay söyleyip, bir tabure uzattı ve kaşla göz arasında bir sepete konmuş şemsiyeleri kapının önüne koydu. Öyle ya tam şemsiye satma zamanıydı.
 
Mutlu, salak bir ifade ile gülümsüyormuşum ki; ‘Hayırdır arkadaş, yağmur seni mutlu etti galiba?' dedi. 'Yok usta! Bu dükkânın kokusu mutlu etti beni...
 
“Keşke benim hanımla oğlanı da mutlu etseydi, nefret ediyorlar bu kokudan. Oğlan işsiz, gel dur işin başında, diyorum gelmiyor. Sevmiyormuş kokuyu. Ülen dallama, diyorum, ama içimden tabii, sekiş senedir işsiz güçsüz geziyon, babanın da işini beğenmiyon. Gelse işin başında dursa olmaz mı, ne gerek var el alemin işinde, başkasının nefes kokusunu çekmeye… Ama sen söyle sen dinle. Abi sen çayını iç, ben biraz şemsiye satayım” 
 
Dükkân bir pasajın girişindeydi. Tam karşıda bir terzi dükkânının önünde duvara asılı bir pantolon gördüm. Yamalı, paçoz gibiydi. Cebi başka renk, dizi başka renk. Büyülenmiş gibi kalkıp yanına gittim. Pantolonu inceledim. Dükkânda oturan kişiye ‘hayırlı işler, ne kadar bu pantolon?’ dedim. 'Ben sahibi değilim, az sonra gelir.' dedi. Dışarıda bekledim. 
 
Az sonra terzi geldi. Ne kadar, şu kadar falan. 'Deneyebilir miyim?' dedim. 
 
Başıyla dükkânın köşesinde perdeyle oluşturmuş deneme kabini gösterdi. Kabine girdim. İçeri terzi dükkânı ve sigara kokuyordu. Bu kokuyu babamın terzi dükkânından çok iyi anımsıyordum. İçime çektim gözlerimi kapayarak. 
 
Ben yamalı pantolonu giyerken sordum; ayna nerde usta?
 
Burada abi, dedi. Beğenmiştim, baktım aynı model ama farklı renklerde pantolonlar vardı. Birini daha denedim. Paça ölçüsünü alıp kısaltmaya başlamıştı ki eşim aradı.
“Meşhur menemencinin yanındaki pasajdayım, konum atıyorum gel” dedim.
 
Üzerimde yeni pantolonlarımdan biriyle eşimi pasajın koridorunda bekliyordum. Uzaktan beni görünce gülerek ‘işçi pantolonu mu o?’ deyişinden garipsediğini anladım. 
“Yok, bu dağcı pantolonu” dedim onay istercesine.
 
Güzel, anlayışlı eşim, benim kolay kolay bir şeyi severek ve isteyerek almayacağımı bildiğinden ve belki de yüzümdeki mutluluğumu gördüğünden yorum yapmadan beklemeye koyuldu. 
Yağmur dinmiş, güneş açmıştı. Ben mutlu mesut, iki pantolon alarak arabaya bindik. O pantolonları aldığıma öyle mutluydum ki anlatamam. Yol boyunca pek konuşmadık ama ben bir şeyi fark ettim.
 
Küçükken, hani babamın terzi dükkânı varken, babam da bana bu pantolonlara benzeyen pantolonlar dikerdi. Mesela cebi beyaz, kendisi lacivert ya da kendisi beyaz cepleri ve dizleri siyah pantolonlar. Onları gurur ve zevkle giyer, dünyada benden başkasında olmayan bu biricik giysilerle kendimi önemli ve farklı hissederdim. İşte o zaman o pantolonları niye aldığımı da anladım. Bilinçdışım, kokular ve hafızam belirlemişti günü. 
 
Hatta babam daha 1970’lerde kendisine ve bana sonradan moda olan ve şimdilerde boxer denilen erkek iç çamaşırlarından da dikerdi. 
 
Babam, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini bir gecede bitirdiğine tanık olduğum, ilkokul 4’ten terk olmayı bir gururla söyleyen bir terzi idi. Dillendirmediği sevgileri, öfkeleri vardı. Pedagoji, psikoloji ne, desen, belki küfür mü ediyorsun, bile derdi. Hatta ben üniversiteyi bitirip de eve gittiğimde ‘ne oldun sen şimdi’ dediydi. 
 
Anlayacağı dille konuşmuştum: Deli doktoru, gibi düşün baba… 
Deli doktorunun ne olduğunu biliyordu; çünkü Manisa akıl hastanesinde az günleri geçmemişti. 
Eve geldik. Yeni pantolonumu bir daha giydim. Pantolonu üstümde gören annem gülümseyerek;
“Baban sana tıpkı böyle pantolonlar dikerdi” dedi.
İlkokul 4 terk babam bana tuhaf, benzersiz bir hediye vermiş meğerim. 
Benzersizliği çocuklarına veremeyen nice okumuşu görmüşü var.
Diplomalar bi şeye yaramaz; yürek ve bakış olmayınca… 
 
Kemeraltı, her kokuyu bulabileceğimiz kişisel tarihimizdir.